Temmuz 23, 2010

Ç-iş görüşmesi

"Yaşınız kaç?" diye soruyor.

Şaşkın şaşkın suratına bakıyorum kadının. Bu nasıl soru? Nerden bileyim yaşım kaç? Nasıl hesaplayayım şimdi? Parmak hesabı yapsam, altından kalkamam işin.

"Ne bileyim, Elvis'in ölümünden sonra Sokrat'ın doğumundan önce bir zamana denk düşer, desem ikna olmazsın da sen şimdi. Hemen 'Sokrates Elvis'ten önce değil miydi?' dersin utangaç bir üstünlük taslayarak. Neyse her şey bir yana, böyle sıcak havalarda kimseyi yalnız bırakmayacaksın. Bayılıverir insan. Buraya gelene kadar iki kez bayılacak gibi oldum da, yanım yalnız diye cesaret edemedim." diyorum.

Acele acele önündeki evrakları karıştırıyor. Nüfus cüzdanı fotokopimden doğum tarihime bakıyor.

"86 doğumluymuşsunuz." diyor, az önce söylediğim şeyleri hiç duymamış gibi yaparak.

"Oraya öyle yazmışlar ama bana bir ihmal var gibi geliyor esasen. Düşünsenize. Epi topu 24 yıldır şu dünyanın kahrını çekiyorum resmi kaynaklara göre. Bana sorsan, iki dünya savaşını da gördüm. İçimde yaşlı yaşlı kadınlar beş çaylarını içiyor. Sen bana yaşın 24 diyorsun. Bak hele!"

Evrakları karıştırmaya devam ediyor. Resmi bilgilerden sıkılmış olacak ki, hobilerimi, ıvır zıvırlarımı falan sormak için kafasını kaldırıp bana bakıyor.

"Seyahat etmeyi sever misiniz?"

"Molaları hiç sevmem. Tuvalete gitsen dert, gitmesen dert. Gitsen otobüs kaçacak telaşına huzurla göremezsin işini. Gitmesen yolun devamı cehennem olur. Mola yerlerinden pişmaniye almışlığım da yoktur hiç. Niye alayım? Varacağım yerde beni bekleyen olmaz ki hiç."

"Gündemi takip eder misiniz?"

"Yemişim gündemi. Benim balkonda saksılarım var iki tane. Birinde domates diğerinde menekşe yetiştiriyorum. Görsen, domates abayı yakmış menekşeye ama menekşe tutturmuş, senle ben ayrı dünyaların bitkileriyiz diye. Böyle katı kalplilik olmaz. Menekşeye bozuğum anlayacağın. Domatesle daha bir ilgiliyim. Her gün onları izle izle, bir bakıyorum akşam haberleri saatini kaçırmışım."

"Bu işi neden istiyorsunuz?"

"Bizim alt komşunun köpeği var. Adı Lord. Geçen gelmiş kapıma, hav hav havlıyor. 'Hayırdır Lord?' dedim açıp kapıyı. Evin içinde yürürken çok tak tuk ediyormuşum da, rahatsız oluyormuş da... Sahibine demiş, sahibi de ben muhattap olmam o deliyle git sen konuş demiş. Son çare gelip benle konuşmakta bulmuş. Gidip bi iş güç bulmalıymışım kendime, öyle sabahtan akşama ayak sesleri çekilmiyormuş. Söz almadan da gitmedi hayvan. Korktuğumdan da değil de, neticesinde ortak bir alan paylaşıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Kırmak, saygısızlık etmek anlamsız. Tamam dedim ben de, bir iş bulur çalışırım. Yürürken de daha dikkatli olurum, ses çıkarmam. Döndü götünü gitti ben öyle deyince. Nezaketen bir iyi günler demek bile yok. Aslına bakarsan, tak tuk sesi çıkardığımda yok he. Neymiş, yürürken gürültü oluyormuş. Ben evin içinde uçarım bir kere. İnsan kendi evinde de uçamayacaksa nerede uçacak hem? Ama işte anlatamıyorsun ki."

"Sizinle çalışmaktan büyük keyif alacağımıza inanıyoruz. Yarın sabah 9da sizi de aramızda görmekten keyif alacağız. Teşekkür ederiz." diyor kadın.

'Biz' derken kimlerden bahsettiği ortada. Sağ yanında Edip Cansever, sol yanında Ruhi Bey. Bizim köyün delisi de ayakta durmuş, kolunu omzuna koymuş kadının. Belli ki hepsi aralarında konuşmuş, ikna olmuşlar benim bu işe layık olduğuma. Ruhi Bey pek oralı değildi aslında ama demek ki o da uygun görmüş beni işe, sağ olsun.

"Peki madem, gideyim ben eve. Ben yokken domates menekşeyi öpmüştür belki." diyorum.

Aslında diyor muyum bilmiyorum. Delilik böyle şey işte.

Eve dönerken yolda iki kez daha bayılma tehlikesi geçiriyorum. Yanıma bakıyorum, yanım yalnız. İçim sıkılıyor sonra, ağlaya ağlaya yoluma devam ediyorum.

Temmuz 04, 2010

Yol.

Ben O'na "Seninle yolculuk yapmayı çok isterdim." dedim, öylesine. Önümde boş kahve fincanına bakıyorken. "Kalk kalk," dedi, "Gidiyoruz." Yol boyunca nereye gittiğimizi sordum, o da yol boyunca "Ne bileyim ben..." dedi. Sonra tren garındaydık. "Sen burda bekle, geliyorum ben." dedi. Gösterdiği yere oturdum. Bekledim. İnsanlara baktım, insanlar bana bakmadılar. Saate baktım, saat de bana bakmadı. Uzaktan geldiğini gördüm, O'na baktım. Bana baktı. Yanıma vardığında, "Çabuk çabuk. Yetişelim trene. Koş." dedi. Koştuk. Bilmem ne ara, hangi vagonda hangi koltukta olduğumuzu buluverdik. Oturduk. Ben cam kenarı, o koridor tarafı. Ne yaptığımızı sormadım, nereye gittiğimizi de. Gidiyorduk işte.
"Sence nereye gidiyoruz?" dedi. "Hiçbir yere." dedim. "9 saat boyunca yolculuk yapacağız." dedi. "Oh çok güzelmiş." dedim. Tren hareket etmeye başladı. Ben kafamı omzuna düşürdüm. O saçlarımı sevdi. Sonra o uyudu göğsümde. Ben yanımdan hızla geçen ağaçları seyrettim camdan. Sonra ben uyudum göğsünde. Sonra sevdi saçlarımı. "Saçların dökülmüyor artık." dedi. "Dökülmüyor," dedim, "Sen sevdiğinden..."
Tren durdu. Yolcular indi. Mecbur, biz de indik. Hiç bilmediğimiz bir şehir. İndiğimiz yerin yakınında bir yerden şarap aldık iki şişe. Bir de marketten ekmek, iki domates, bir de eski kaşar. Sonra tekrar aldık tren bileti. Şans. 15 dakika bekledik ya da beklemedik. Bindik trene, yine. Geri dönmeye.
Ekmek arası hazırladım önce O'na, sonra kendime. Şarap içtik sonra, biraz. Sonra sevdi yine saçlarımı. Sonra uyuduk yine. Sonra yine şarap, biraz.
18 saatlik yolculuk yaptık gidiş-dönüş. Hiçbir yere varmak için çünkü gittiğimiz yerin önemi yoktu.
O saçlarımı sevdi yol boyu. Uyuduk sonra.
Sonra, güzel şeydi aşk. Anlamsız biraz.
Zaten ne anlamlıydı? Hele o trenlerdeki tuvaletler... Onlar anlamlı mı? Hava geliyor tuvalet deliğinden. Aman zaten...
Ne güzeldi elleri. Elleri hep saçlarımı sevdi.

 
Blogger design by suckmylolly.com