Ekim 11, 2010

Bir güzel dosta...

Küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Nasıl tasvir edebilirim tam emin değilim ama şöyle bir şeydi: Üç kişi oynanırdı bu oyun. Bir kişi ortada; diğer iki kişiden biri ortadakinin yüzüne, diğeri de sırtına bakacak şekilde durur. Arada belli mesafeler olur. Ortadaki kişi kendini serbest bırakır, bir öndeki arkadaşının üzerine bir de arkadakinin üzerine düşecek gibi olur ama arkadaşları onun düşmesine izin vermezler. Böylece ortadaki kişi ayakları yere sabit, bir öndekine bir arkadakine doğru sallanır durur. Ortadakinin az da olsa bir düşme korkusu olur ama çok korkarsa, oyun bozulur çünkü o 'düşecekmiş gibi olma' hissiyle baş edemez. Bu oyunda gereken şey, arkadaşlara güvenmektir.
Ben, bu oyunu oynayabileceğim iki arkadaşım var mı acaba diye düşünürdüm hep. Düşmeme izin vermeyecek iki arkadaşım var mı? Güvenebileceğim iki arkadaşım? Ne zaman okulda ders aralarında bu oyunu oynamaya kalksam, erken vazgeçerdim öne arkaya sallanmaktan. Halbuki güzeldi düşecek gibi olma hissi, daha da güzeli, tam da düşecekken birinin seni kaldıracağın biliyor olmak...

Sanırım, mesele biraz da bu. Mesele o düşme korkusu, sonra güven duyma ihtiyacı. Kendini teslim etmekten korkmama isteği.

Bu yazıyı yazıyorsam, sebebi Sen'sin. Sebebi benim için yazdıkların. Sebebi, inancımı yitirdiğim bir şeye beni yeniden inandırman. Sebebi, bu oyunu oynamak istesem düşmekten korkup oyunu yarım bırakmamı engelleyecek insanların var olduğunu bana hatırlatman.


Sen burada yazanlardan daha fazlasını hissediyorsun. Ben o yüzden sadece, bana o oyunu oynayabilme cesareti verdiğin için sana karşı minnet duyduğumu bil isterim.

 
Blogger design by suckmylolly.com