<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582</id><updated>2011-11-01T01:38:28.987-07:00</updated><category term='Berber Pire&apos;nin Güncesi'/><category term='Pembeleşene kadar kızartılmış öykü dilimleri'/><title type='text'>Pireler Berber İken</title><subtitle type='html'>tabii, eski zamanlardan söz ediyorum.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>15</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5208411244601107685</id><published>2010-11-04T00:43:00.002-07:00</published><updated>2010-11-04T00:45:12.967-07:00</updated><title type='text'>Sildim.</title><content type='html'>Çok şeyi sildim. Kalanlar, 'Berber Pire' diye birinin var olduğunun kanıtıdır. Saçlarınıza iyi bakın. Onları yanlış omuzlarda unutmayın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5208411244601107685?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5208411244601107685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5208411244601107685&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5208411244601107685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5208411244601107685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/11/sildim.html' title='Sildim.'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-807567936393290714</id><published>2010-11-04T00:20:00.004-07:00</published><updated>2010-11-04T00:50:36.544-07:00</updated><title type='text'>Bu kadar.</title><content type='html'>'Sait Bey, Sait Bey! Durun efendim, durun.'&lt;br /&gt;Hızlı hızlı yürürken aniden duruyor Sait Faik. Sesin geldiği yöne çeviriyor başını. Sakin bakışları üzerime düşüyor.&lt;br /&gt;'Buyrun?' diyor soru cümlesine yakışmayan bir meraksızlıkla.&lt;br /&gt;'Efendim, yazınca da delirmez mi insan?'&lt;br /&gt;'Delirir ya, tabii delirir.' diyor.&lt;br /&gt;'Öyleyse, yazmasam mı Sait Bey? Zira kelimelerin her biri asker oldular, uygun adım yürüyorlar kafamın içinde. Onların gürültüsünden soluğumun sesini duyamaz oldum.'&lt;br /&gt;'Bir de öyle deneyin derim.' diyor, bir şeyler daha eklemesi gerekip gerekmediğinin tereddütünü yaşayarak.&lt;br /&gt;'Öyle yapayım değil mi Sait Bey? Evet evet, öyle yapayım.'&lt;br /&gt;'Hoşça kalın. Tramvaydan bir dostumu karşılayacağım. Gitmem gerek, izninizle.'&lt;br /&gt;'Tabii ya Sait Bey... Tramvaylar.'&lt;br /&gt;Sait Faik hızlı adım yürümeye kaldığı yerden devam ediyor. Arkasından bağırıyorum,&lt;br /&gt;'Kimse aşık değil mi bu şehirde Sait Bey?'&lt;br /&gt;Sırtı bana dönük ama gülümsediğini hissediyorum. İçinden 'Aşık ya, aşık olmaz mı? Yoksa ne işiniz olurdu benden önce kimsenin yürümediği, sonu ancak tramvaya varan bu yolda?' dediğini duyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gidiyorum ben millet! Sait Faik şahidim olsun ki, gidiyorum. Dönersem eğer, kelimesizlikten çıldırdığımdan dönerim.&lt;br /&gt;Hoş kalınız efendim, ben tramvayda biri gelir ümidiyle beklemeye gidiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-807567936393290714?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/807567936393290714/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=807567936393290714&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/807567936393290714'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/807567936393290714'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/11/bu-kadar.html' title='Bu kadar.'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-50582551628597924</id><published>2010-10-11T09:03:00.003-07:00</published><updated>2010-11-04T00:43:32.681-07:00</updated><title type='text'>Bir güzel dosta...</title><content type='html'>Küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Nasıl tasvir edebilirim tam emin değilim ama şöyle bir şeydi: Üç kişi oynanırdı bu oyun. Bir kişi ortada; diğer iki kişiden biri ortadakinin yüzüne, diğeri de sırtına bakacak şekilde durur. Arada belli mesafeler olur. Ortadaki kişi kendini serbest bırakır, bir öndeki arkadaşının üzerine bir de arkadakinin üzerine düşecek gibi olur ama arkadaşları onun düşmesine izin vermezler. Böylece ortadaki kişi ayakları yere sabit, bir öndekine bir arkadakine doğru sallanır durur. Ortadakinin az da olsa bir düşme korkusu olur ama çok korkarsa, oyun bozulur çünkü o 'düşecekmiş gibi olma' hissiyle baş edemez. Bu oyunda gereken şey, arkadaşlara güvenmektir.&lt;br /&gt;Ben, bu oyunu oynayabileceğim iki arkadaşım var mı acaba diye düşünürdüm hep. Düşmeme izin vermeyecek iki arkadaşım var mı? Güvenebileceğim iki arkadaşım? Ne zaman okulda ders aralarında bu oyunu oynamaya kalksam, erken vazgeçerdim öne arkaya sallanmaktan. Halbuki güzeldi düşecek gibi olma hissi, daha da güzeli, tam da düşecekken birinin seni kaldıracağın biliyor olmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım, mesele biraz da bu. Mesele o düşme korkusu, sonra güven duyma ihtiyacı. Kendini teslim etmekten korkmama isteği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazıyorsam, sebebi Sen'sin. Sebebi benim için yazdıkların. Sebebi, inancımı yitirdiğim bir şeye beni yeniden inandırman. Sebebi, bu oyunu oynamak istesem düşmekten korkup oyunu yarım bırakmamı engelleyecek insanların var olduğunu bana hatırlatman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen burada yazanlardan daha fazlasını hissediyorsun.  Ben o yüzden sadece, bana o oyunu oynayabilme cesareti verdiğin için sana karşı minnet duyduğumu bil isterim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-50582551628597924?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/50582551628597924/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=50582551628597924&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/50582551628597924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/50582551628597924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/10/bir-guzel-dosta.html' title='Bir güzel dosta...'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5350720055943255034</id><published>2010-08-24T11:32:00.002-07:00</published><updated>2010-08-24T12:07:00.530-07:00</updated><title type='text'>Menekşeleri unutma</title><content type='html'>O evden çıktığında ben hep uyuyor olurdum. Uykusu çok hafif biri olmama rağmen, onun gittiğini hiç duymazdım. Uyandığımda baş ucumda hep aynı yazıyı bulurdum. Hep aynı el yazısıyla yazılmış, hep aynı cümle: 'Menekşelere su vermeyi unutma.'&lt;br /&gt;Sabah kalktığımda ilk işim, kağıdı katlayıp diğerlerinin de durduğu kutuya koymak olurdu. Sonra tabii, gider menekşelere su verirdim.&lt;br /&gt;Benimle yaşamaya başladığı ilk gün, ona bana menekşeleri sulamam gerektiğini hatırlatmasını söylemiştim. O da ikinci günden başlayarak, evden çıkmadan önce baş ucuma hep aynı notu bıraktı. Eve geri döner dönmez de, ilk 'Menekşelere su verdin mi?' diye sordu. Ben hep görevimi yerine getirmiş olmanın gururuyla başımı salladım.&lt;br /&gt;Bir gün salonun ortasında duran menekşelere bakarak öylece otururken bana, ona yüklediğim sorumluluğun altında ezildiğini söyledi. Neyden söz ettiğini anlamayarak gözlerimi kocaman açıp ona baktım. 'Menekşeler,' dedi, 'menekşeler, beni deli ediyor. Bir sabah sana menekşeleri sulaman gerektiğini hatırlatmayı unutur da evden çıkarsam diye kendimi yiyip bitiriyorum.' Duyduklarımdan şaşkın, 'Ama unutmuyorsun ki hiç!' diyebildim.&lt;br /&gt;'Bana böyle güvenmen, menekşelerin canını bana emanet etmen... Ne bileyim. Yoruyor beni.'&lt;br /&gt;Sonra yine dönüp menekşelere bakmaya devam etti. Ben de menekşelere baktım. Menekşeler oralı bile olmadılar.&lt;br /&gt;Sonraki sabahlar farklı olmadı. Baş ucumda yine hep aynı yazıyla uyandım. Her sabah yanımda bulduğum kağıdı diğerlerinin de durduğu kutuya koydum.&lt;br /&gt;Her şey tam da gitmesi gerektiği gibi giderken, bir sabah uyandığımda kağıt yanımda yoktu. Uyurken sağa sola dönüp durmuş, kağıdı da yatağın orasına burasına fırlatmışımdır düşüncesiyle yatağı yerle bir ettim. Kağıt yoktu. Kağıdın orda olmayışına öyle sinirlendim ki, menekşeleri sulamam gerektiği aklımda olsa bile menekşeleri sulamadım.&lt;br /&gt;Tüm gün kulağım kapıdan gelecek anahtar sesinde, menekşelere bakarak öylece oturdum. Ne menekşeler soldu ne de kapı çaldı. O akşam gelmedi. Artık gelmeyeceğinden emin olduğum bir saatte, sabaha yanımda menekşelere su vermem gerektiğinin yazdığı o kağıdı bulmak umuduyla uyudum. Sabah yanımda kağıdı aradım, yoktu. Bir önceki güne nazaran daha az umutla baktım yatağın sağına soluna.&lt;br /&gt;Sonra hiçbir şey değişmedi. Kurduğum yeni düzende sabah kalktığımda yanımda bulamadığım kağıdı aramak vardı. Sonra kızıp menekşeleri sulamamak. Akşam olduğunda kapının çalmayışına şaşırmak...&lt;br /&gt;Kutuda duran kağıtların sayısı bir daha asla artmadı. Ben bir daha asla menekşelere su vermedim. Solup öldüklerinden emin olduğumda onları evimden dışarı attım.&lt;br /&gt;Artık menekşeler yoktu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5350720055943255034?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5350720055943255034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5350720055943255034&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5350720055943255034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5350720055943255034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/08/menekseleri-unutma.html' title='Menekşeleri unutma'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-8480469533067827204</id><published>2010-07-23T03:10:00.003-07:00</published><updated>2010-07-23T03:38:58.243-07:00</updated><title type='text'>Ç-iş görüşmesi</title><content type='html'>"Yaşınız kaç?" diye soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın şaşkın suratına bakıyorum kadının. Bu nasıl soru? Nerden bileyim yaşım kaç? Nasıl hesaplayayım şimdi? Parmak hesabı yapsam, altından kalkamam işin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne bileyim, Elvis'in ölümünden sonra Sokrat'ın doğumundan önce bir zamana denk düşer, desem ikna olmazsın da sen şimdi. Hemen 'Sokrates Elvis'ten önce değil miydi?' dersin utangaç bir üstünlük taslayarak. Neyse her şey bir yana, böyle sıcak havalarda kimseyi yalnız bırakmayacaksın. Bayılıverir insan. Buraya gelene kadar iki kez bayılacak gibi oldum da, yanım yalnız diye cesaret edemedim." diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acele acele önündeki evrakları karıştırıyor. Nüfus cüzdanı fotokopimden doğum tarihime bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"86 doğumluymuşsunuz." diyor, az önce söylediğim şeyleri hiç duymamış gibi yaparak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Oraya öyle yazmışlar ama bana bir ihmal var gibi geliyor esasen. Düşünsenize. Epi topu 24 yıldır şu dünyanın kahrını çekiyorum resmi kaynaklara göre. Bana sorsan, iki dünya savaşını da gördüm. İçimde yaşlı yaşlı kadınlar beş çaylarını içiyor. Sen bana yaşın 24 diyorsun. Bak hele!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrakları karıştırmaya devam ediyor.  Resmi bilgilerden sıkılmış olacak ki, hobilerimi, ıvır zıvırlarımı falan sormak için kafasını kaldırıp bana bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Seyahat etmeyi sever misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Molaları hiç sevmem. Tuvalete gitsen dert, gitmesen dert. Gitsen otobüs kaçacak telaşına huzurla göremezsin işini. Gitmesen yolun devamı cehennem olur. Mola yerlerinden pişmaniye almışlığım da yoktur hiç. Niye alayım? Varacağım yerde beni bekleyen olmaz ki hiç."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gündemi takip eder misiniz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yemişim gündemi. Benim balkonda saksılarım var iki tane. Birinde domates diğerinde menekşe yetiştiriyorum. Görsen, domates abayı yakmış menekşeye ama menekşe tutturmuş, senle ben ayrı dünyaların bitkileriyiz diye. Böyle katı kalplilik olmaz. Menekşeye bozuğum anlayacağın. Domatesle daha bir ilgiliyim. Her gün onları izle izle, bir bakıyorum akşam haberleri saatini kaçırmışım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu işi neden istiyorsunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bizim alt komşunun köpeği var. Adı Lord. Geçen gelmiş kapıma, hav hav havlıyor. 'Hayırdır Lord?' dedim açıp kapıyı. Evin içinde yürürken çok tak tuk ediyormuşum da, rahatsız oluyormuş da... Sahibine demiş, sahibi de ben muhattap olmam o deliyle git sen konuş demiş. Son çare gelip benle konuşmakta bulmuş. Gidip bi iş güç bulmalıymışım kendime, öyle sabahtan akşama ayak sesleri çekilmiyormuş. Söz almadan da gitmedi hayvan. Korktuğumdan da değil de, neticesinde ortak bir alan paylaşıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Kırmak, saygısızlık etmek anlamsız. Tamam dedim ben de, bir iş bulur çalışırım. Yürürken de daha dikkatli olurum, ses çıkarmam. Döndü götünü gitti ben öyle deyince. Nezaketen bir iyi günler demek bile yok. Aslına bakarsan, tak tuk sesi çıkardığımda yok he. Neymiş, yürürken gürültü oluyormuş. Ben evin içinde uçarım bir kere. İnsan kendi evinde de uçamayacaksa nerede uçacak hem? Ama işte anlatamıyorsun ki."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sizinle çalışmaktan büyük keyif alacağımıza inanıyoruz. Yarın sabah 9da sizi de aramızda görmekten keyif alacağız. Teşekkür ederiz." diyor kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 'Biz' derken kimlerden bahsettiği ortada. Sağ yanında Edip Cansever, sol yanında Ruhi Bey. Bizim köyün delisi de ayakta durmuş, kolunu omzuna koymuş kadının. Belli ki hepsi aralarında konuşmuş, ikna olmuşlar benim bu işe layık olduğuma. Ruhi Bey pek oralı değildi aslında ama demek ki o da uygun görmüş beni işe, sağ olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki madem, gideyim ben eve. Ben yokken domates menekşeyi öpmüştür belki." diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında diyor muyum bilmiyorum. Delilik böyle şey işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve dönerken yolda iki kez daha bayılma tehlikesi geçiriyorum. Yanıma bakıyorum, yanım yalnız. İçim sıkılıyor sonra, ağlaya ağlaya yoluma devam ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-8480469533067827204?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/8480469533067827204/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=8480469533067827204&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/8480469533067827204'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/8480469533067827204'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/07/c-is-gorusmesi.html' title='Ç-iş görüşmesi'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-1002795810078121275</id><published>2010-07-04T14:33:00.003-07:00</published><updated>2010-07-04T14:49:12.982-07:00</updated><title type='text'>Yol.</title><content type='html'>Ben O'na "Seninle yolculuk yapmayı çok isterdim." dedim, öylesine. Önümde boş kahve fincanına bakıyorken. "Kalk kalk," dedi, "Gidiyoruz." Yol boyunca nereye gittiğimizi sordum, o da yol boyunca "Ne bileyim ben..." dedi. Sonra tren garındaydık. "Sen burda bekle, geliyorum ben." dedi. Gösterdiği yere oturdum. Bekledim. İnsanlara baktım, insanlar bana bakmadılar. Saate baktım, saat de bana bakmadı. Uzaktan geldiğini gördüm, O'na baktım. Bana baktı. Yanıma vardığında, "Çabuk çabuk. Yetişelim trene. Koş." dedi. Koştuk. Bilmem ne ara, hangi vagonda hangi koltukta olduğumuzu buluverdik. Oturduk. Ben cam kenarı, o koridor tarafı. Ne yaptığımızı sormadım, nereye gittiğimizi de. Gidiyorduk işte.&lt;br /&gt;"Sence nereye gidiyoruz?" dedi. "Hiçbir yere." dedim. "9 saat boyunca yolculuk yapacağız." dedi. "Oh çok güzelmiş." dedim. Tren hareket etmeye başladı. Ben kafamı omzuna düşürdüm. O saçlarımı sevdi. Sonra o uyudu göğsümde. Ben yanımdan hızla geçen ağaçları seyrettim camdan. Sonra ben uyudum göğsünde. Sonra sevdi saçlarımı. "Saçların dökülmüyor artık." dedi. "Dökülmüyor," dedim, "Sen sevdiğinden..."&lt;br /&gt;Tren durdu. Yolcular indi. Mecbur, biz de indik. Hiç bilmediğimiz bir şehir. İndiğimiz yerin yakınında bir yerden şarap aldık iki şişe. Bir de marketten ekmek, iki domates, bir de eski kaşar. Sonra tekrar aldık tren bileti. Şans. 15 dakika bekledik ya da beklemedik. Bindik trene, yine. Geri dönmeye.&lt;br /&gt;Ekmek arası hazırladım önce O'na, sonra kendime. Şarap içtik sonra, biraz. Sonra sevdi yine saçlarımı. Sonra uyuduk yine. Sonra yine şarap, biraz.&lt;br /&gt;18 saatlik yolculuk yaptık gidiş-dönüş. Hiçbir yere varmak için çünkü gittiğimiz yerin önemi yoktu.&lt;br /&gt;O saçlarımı sevdi yol boyu. Uyuduk sonra.&lt;br /&gt;Sonra, güzel şeydi aşk. Anlamsız biraz.&lt;br /&gt;Zaten ne anlamlıydı? Hele o trenlerdeki tuvaletler... Onlar anlamlı mı? Hava geliyor tuvalet deliğinden. Aman zaten...&lt;br /&gt;Ne güzeldi elleri. Elleri hep saçlarımı sevdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-1002795810078121275?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/1002795810078121275/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=1002795810078121275&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/1002795810078121275'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/1002795810078121275'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/07/yol.html' title='Yol.'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-4232674808141065017</id><published>2010-06-09T17:11:00.003-07:00</published><updated>2010-06-09T17:23:54.075-07:00</updated><title type='text'>Balmumu</title><content type='html'>Sevdiğimiz insanlar, aslında oldukları kişi değiller. Biz onları sevmeden önce, kafamızda onlara biraz şekil veriyoruz. Balmumuyla kapatıyoruz kusurlu yerlerini. Böylece, biraz gerçeklikten esinlenerek hayali karakterler yaratıyoruz sevebilmek için.&lt;br /&gt;Dünya nasıl algıladığımızla aynı değilse, insanlar da sevdiğimiz hallerinden farklılar. İşte bu yüzden, bizi kahreden hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Balmumuyla kusurlarını gizlediğimiz o karaktere sevgiyle baktığımız bir anda, tarifi imkansız bir şüpheye düşüyoruz: 'Ya sen, aslında sen değilsen?' diyoruz, 'Ya sen, benim sevdiğim kişiden farklıysan?'. İşte o an hiç itiraf edemediğimiz halde, kendi oyunumuza nasıl da inandığımızı, sonra birden oyunun bittiğini fark edip nasıl da acı çektiğimizi anlıyoruz. İnatçı bir kabullenmezlik halinde, 'Nasıl bu kadar değişmiş olabilirsin?' diye kızıyoruz, tüm kusurlarıyla karşımızda duran gerçek'e. Sonra, 'Sana güvenmemeliydim.' diyoruz, 'Sen yanlış kişiydin.'&lt;br /&gt;Sonra ama yeni kahramanlar buluyoruz, beynimizin kıvrımlarında kusursuzlaştırmak ve gerçeklikten uzaklaştırmak için. Tabii, yine aynı döngünün içinde yaşıyoruz. Yine aynı hayal kırıklıkları, aynı öfke ve güvensizlik. Sonra yine aynı arayış, aynı kandırış...&lt;br /&gt;İnsan hep bir kandırma halinde. İnanmaya kendini zorlayarak yapıyor bunu hem de. İnsan gerçeği sevmeye yabancı. İnsan kusursuzun peşinde, o kusursuzun ne olduğunu tam bilmese de. Bir bulutu herhangi bir şekle benzetmek gibi tıpkı. O aslında sadece bir bulut ama biz ondan kahramanlar yaratıyoruz. Sonra dünya dönüyor, rüzgar esiyor, güneş batıyor... O bulut bambaşka bir şekle bürünüyor ve biz bir masalın sonuna gelmişçesine üzülüyoruz.&lt;br /&gt;Sevmek insanın beceremediği şey değil aslında. Sevmeyi beceriyor da; gerçekliği sevmeyi değil, kafasının içindekini.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-4232674808141065017?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/4232674808141065017/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=4232674808141065017&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/4232674808141065017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/4232674808141065017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/06/balmumu.html' title='Balmumu'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-2352583425261082327</id><published>2010-06-05T01:00:00.003-07:00</published><updated>2010-06-05T01:19:37.950-07:00</updated><title type='text'>Küçük Bir Kız Çocuğunun Aşk Hikayesi</title><content type='html'>'Merhaba!' dedi, 'Nasılsın?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Çok iyiyim bayım,&lt;br /&gt;az evvel ip atladım.' dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Ben ip atlayamıyorum artık, ya benim boyum çok uzadı ya da artık ipleri kısa yapıyorlar.' dedi mutsuzca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolunu tuttum, onu teselli etmek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Çok sevdim de çillerini, bir de nasıl da kırmızı saçların! Kendimi alamadım, oturuverdim yanına.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok utangaç mırıldandım;&lt;br /&gt;'Ne kadar da kibarsınız! Arkadaşlarım hep alay eder çillerimle ve kırmızı saçlarımla. Gerçekten sevdiniz mi onları?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın baktı bana,&lt;br /&gt;'Nasıl sevmem? Hayatımda daha güzel bir kırmızı görmedim ben hiç! Kaç yaşındasın peki, Sevimli Kırmızı?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülerek hesapladım yaşımı;&lt;br /&gt;'1 ekimde 7 yaşıma gireceğim ama bana sorarsanız bir 17 varım. Annem hep olgun bir çocuk olduğumu söyler. Siz kaç yaşındasınız peki, bayım?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Bu bayım lafını, filmlerden mi öğrendin Sevimli Kırmızı? Yaşım 27 ama bana sorarsan 17 kadar anca ederim. Neler yaparsın sen peki?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Neler yapmam ki? Balonlar gittikleri yerde rahat etsin diye dua ederim. Gece yatağımın altından çıkacak canavardan korkarım ama sonra onun da aslında iyi kalpli olduğunu düşünür, onu affederim. Sonra bir de, şarkı uydururum hiç bilmediğim dillerde. Peki siz ne yaparsınız?'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Ben burada oturan çocukların rüyalarını boyuyorum. Artık çocuklar renksiz rüyalar görüyorlar. Bir gün senin rüyana uğradım da, rengarenkti. Hiç iş yapamadan çıkmak zorunda kaldım rüyandan.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Uyumadan önce bir bulutun kucağında olduğumu hayal ederim hep, sanırım ondan.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o anda, Rüya Boyacısı çillerimden birini öptü ve sonra gitmek için ayağa kalktı.&lt;br /&gt;'Gidiyor musunuz? Ama daha beni salıncakta sallamanızı isteyecektim.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Gitmem gerek Sevimli Kırmızı. Sen de biliyorsun ki, boyu çok uzun insanların sürekli meşgul olmaları gerekir. O yüzden hoşçakal diyorum sana. Her bir çiline çok iyi bak.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Hoşçakalın Bay Rüya Boyacısı! Bu gece bulutumun koynunda değil, yatağın altında yatacağım. Canavarın yanında! Rüyalarımın rengi uçsun da, boyamaya gelin diye. Lütfen gelin ama lütfen... Yoksa korkarım, çok korkarım ben.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Gitmem gerekir, Sevimli Kırmızı.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Ama ben size aşık olmuştum...'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tam bir yıl boyunca yatağımın altında, canavarın yanında yattım. Hep renksiz rüyalar gördüm ama Rüya Boyacısı hiç gelmedi. Anneme anlattığımda, onu başka bir yere göreve çağırmış olabileceklerini söyledi. Ben de tekrar yatağımda yatmaya başladım. Şimdi yine renkli rüyalar görüyorum ama artık hiç aşık olamıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-2352583425261082327?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/2352583425261082327/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=2352583425261082327&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/2352583425261082327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/2352583425261082327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/06/kucuk-bir-kz-cocugunun-ask-hikayesi.html' title='Küçük Bir Kız Çocuğunun Aşk Hikayesi'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5549894922950249235</id><published>2010-05-22T03:18:00.003-07:00</published><updated>2010-05-22T04:15:23.997-07:00</updated><title type='text'>İnsan İlişkileri Üzerine Sıradan Bir İnceleme</title><content type='html'>Hani biri uğradığı haksızlıkları falan anlatır da, söyleyecek bir şey bulamazsın ve işte gayet sıradan şeyler söylersin ya kendince. Ben mesela hep şey derim: 'İnsan ilişkileri zor gerçekten.' falan. Sadece başkalarına değil kendime de derim bunu. İşte ne bileyim, biri beni üzse falan 'Boşuna mı diyorum? Bildiğin zor insan ilişkileri.' şeklinde avutuyorum kendimi. Evet zor, zor da, nasıl kurtulacaksın ki bundan? İnsanlarla yaşıyorsun nihayetinde, sosyal bir varlıksın. Nietzsche'nin aklına uyup dağa mı çıkacaksın? Hadi diyelim çıktın, sıkılıp dönmeyecek misin nihayetinde? Bir şekilde ait olduğun yere, diğer insanların yanına gideceksin. Doğan bunu gerektiriyor.  Hal böyleyken, 'İnsan ilişkileri zor...' diyip kestirip atamazsın ki... Bir yerden tutunacaksın, zor da olsa mecbursun bence buna. Ne bileyim, nasıl olacaksa artık.&lt;br /&gt;Neyse, geçen derste Hegel gördük mesela. Ya dur şimdi, kültür kültür bir konuşma yapmayacağım, biliyorsun ben de anlamam o işlerden. Dur bir bak, başka bir şey diyeceğim sana. Amacım felsefe yapmak değil, ciddiyim. Hele bir dinle de. Neyse işte, Hegel gördük. Adam şey demiş. İnsan hem özneliği hem de nesneliği taşır kendinde demiş ve bir insanın özneliği ancak başka bir insan sayesinde ortaya çıkar. Mesela şey, iki insan karşı karşıya geldiğinde; her iki taraf da karşı tarafa kendi özneliğini kabul ettirmeye çalışır. Karşı tarafın özne olduğunu görmek istemez. Karşı tarafı nesne olarak görür, tek derdi kendi özneliğini ona kanıtlamaya çalışmaktır. Anlatabildim mi? Tabii, belki de şuan koskoca Hegel'i kendi kafama göre çarpıttım. Bilmiyorum ama ben böyle anladım. Kabaca söylemek gerekirse adam ego savaşından bahsetmiş bence. Belki ben çok basite indirgiyorum, biliyorum okuyunca 'Ay bu muydu be, bilmiyoz sanki!' falan diyceksin de, deme bence. Tamam de çok istiyorsan da, yani ne bileyim, düşün bak. Cidden öyle değil mi? Tüm sorun bu bence. Sırf karşı tarafa kendimizi kabul ettiricez diye onun varlığını falan reddediyoruz ama bir yandan da ona muhtacız çünkü o olmadan kendimizi kabul edemiyoruz falan. Çok doğru bir şey bence bu. Günlerdir, biri ne zaman kalbimi kırsa bunu söylüyorum kendime. E, o da bir yerde bana kendi özneliğini kabul ettirip kendini de ikna etmek istiyor falan diyorum. Hani, ben de farklı değilim ki, nihayetinde ben de bunu istiyorum, benim özneliğimi kabul etsin falan istiyorum.&lt;br /&gt;Kadın-erkek ilişkileri de tam da böyle. Taraflardan biri karşı tarafın özneliğini kabul ediyor ama bu sefer kendisi nesneleşiyor hem kendi gözünde, hem de karşı tarafın gözünde. Olay, her iki tarafın da önce kendi özneliğini sonra da karşı tarafın özneliğini kabul etmekte.&lt;br /&gt;Bir de tekrar söyleyeyim, bunları okuyup da 'Ulan bu muymuş Hegel?' derseniz kırılırım. Ben çarpıtıyorum nihayetinde kendime göre ama yani illa akademik bir şeyler söylemek de gerekmiyor ki, hayata uyarlayacaksın ki bir anlamı olsun değil mi? Neyse bu başka bir öyküdür, başka bir zaman anlatılmalı.&lt;br /&gt;Ne diyordum? İnsan ilişkileri zor. Evet, cidden de. Mesela bunları yazmamın sebebi de dün ve bugün birilerinin sinirimi çok bozmuş olması. En nihayetinde insanlarla iç içesin işte, kovsan kovamazsın kaçsan kaçamazsın.&lt;br /&gt;Öyle bir şeyler işte. Çok konuştum, tel. çok yazdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5549894922950249235?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5549894922950249235/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5549894922950249235&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5549894922950249235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5549894922950249235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/05/insan-iliskileri-uzerine-sradan-bir.html' title='İnsan İlişkileri Üzerine Sıradan Bir İnceleme'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-6221784314130428962</id><published>2010-04-11T00:00:00.003-07:00</published><updated>2010-04-11T00:23:46.097-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Berber Pire&apos;nin Güncesi'/><title type='text'>Evren Gezgini</title><content type='html'>Sen bir gezginsin. Tüm evren senin. Tüm gezegenleri gezdin tek tek, şimdi diğer gök cisimlerini geziyorsun. Biliyorum, yolculuğun uzun. Pek aklında yok dünyayı tekrar ziyaret etmek. Sırtında çantan, elinde içi hep kahve dolu termosunla birlikte sen hep evreni dolaşmak derdindesin. Günlerce yürümelerin, saatlerce yolun kenarında durup otostop çekmelerin... Tüm bu azmin tek bir şey için: Evreni gezmek! Kendini hiçbir yere ait hissetmeden ve her yer seninmiş gibi davranarak yaşamak istiyorsun. İnan saygı duyuyorum sana. Kıskanıyorum hatta. Sana beni de yanında götürmeni söylediğimde çok samimiydim inan. Sen istemedin.'Gelirsen bir aitlik ararsın,'  dedin, 'beni amaçlaştırırsın. ' Haklıydın, seni amaçlaştıracaktım. Senin için gezecektim her gezegeni, senin yanında olmak için. Evreni gezmek değildi benim düşüm, senin olmaktı. Senle kalmak. Biliyordun. O yüzden almayacaktın beni yanına. Öyle dürüsttün ki ağlamaya bile cesaret edemedim karşında.&lt;br /&gt;Seyir defterine dünyada tanıştığın 'insan' hakkında şunları yazmıştın: Genç bir kadın, henüz bir düşü yok ya da öyle çok düşü var ki, hangisini sahiplenmesi gerektiğini bilmiyor.&lt;br /&gt;Gizli gizli okuduğum bu satırlar içime işlemişti. Bir yabancı hakkında ne kadar da doğru şeyler söylüyordun. Sen gitmeden önce aşık olduğumu söyledim sana. Gülümsedin. Saçımı öptün. Bunun gittiğin küçük bir gezegende sevişmek anlamına geldiğini söyledin. Saçımı öptün ve sevişmiş olduk. En güzel sevişmemdi bu benim. Gitmeden önce 'hoşçakal' dedin bana. Dünya gezegeninde duyduğun en sevimli kelimenin 'hoşçakal' olduğunu söyledin.&lt;br /&gt;Seni bulmak için ben de gezgin olmayı, evreni dolaşmayı düşündüm. Nereden başlayacağımı bilemedim sonra. Zaten vazgeçtim bu fikirden çünkü haklıydın, amacım sen olacaktın, amacım evreni gezmek olmayacaktı asla.&lt;br /&gt;Dünyaya tekrar yolun düşmeyecek, biliyorum. Yine de bir yanım hep gelmeni bekleyecek. Sen, evren gezgini.  Mutlu yolculuklar sana... Tüm evren senin olsun ama sen hiç bir evrenin olma! Budur senin için dileğim.&lt;br /&gt;Kendim içinse, sadece bana ait olan bir düş bulabilmeyi ne çok isterim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-6221784314130428962?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/6221784314130428962/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=6221784314130428962&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/6221784314130428962'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/6221784314130428962'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/04/evren-gezgini.html' title='Evren Gezgini'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5739534017878648346</id><published>2010-02-08T10:26:00.003-07:00</published><updated>2010-11-04T00:42:51.515-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Berber Pire&apos;nin Güncesi'/><title type='text'>Angst</title><content type='html'>Yollara düşmek mi daha güzel, yollardan dönmek mi? Uğruna düştüğün yolun sonunda umduğunu bulamamak mı daha kötü, yollardan dönüp vardığın yuvayı özlemle kucaklamadığını anlamak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-5 günlük 'uzak' kalmanın ardından, ceplerimde bir kaç soru, bolca yorgunluk vardı. Montumun omuzlarında da başka şehirlerden emanet yağmur damlalarının aslında kurumuş olan ıslaklığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölüm nedir?" sorusuna, beni bir süre kandırabilecek bir cevap bulmuş olmanın 'dayanılmaz hafifliği'  yüklendi sırtıma ki ilk defa Kundera'yı adam yerine koydum.&lt;br /&gt;Ölüm, galiba, anlamı noksak kalmak olan hayatın bitmesi. Evet, hayatın bitmesi yeni bir şey değil, bunu zaten biliyordum. Peki ama hayatın noksan kalmak olduğu yeni değil mi? Her gün, bir başka güne güvenip, biraz daha bol 'keşke' ve 'plan'la kafamı yastığa koymuyor muyum? Her sabah, bir kaç ertelenmişliğe biraz daha ertelenmişlik eklemiyor muyum? Noksan kalarak yaşıyorum yani. Ölüm, noksan kalarak yaşamanın sonu, evet. Bir tamamlanmışlık değil ama. Sadece noksan kalmaya devam etmeyeceğim. Tüm o eksikliklerimle birlikte öleceğim. Yine tamamlanmamış ama tamamlanmamaya devam etmak olmayacak yalnızca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bunu demek istememişti filozof ama ben hem noksan kalarak yaşamaktan hem de tüm bu noksanlığımla ölecek olmaktan korkuyorum şimdi.&lt;br /&gt;Ölmek benim için tarifi imkansız bir yalnızlıktı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendini sevecek bir şeyler beklerken mi zaman geçiyor, yoksa kendisinin seveceği bir şeyler beklerken mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki tüm çabalar boşunaymış gibi. Nasılsa hep noksan kalmaya mahkumuz ve tüm bu çabalar, tüm bu sevmek sevilmek mevzuları sadece noksan kalacak olmamızı unutmak için ama olmuyor. En tekinsiz anda, 'eksik' öleceğin gerçeği çarpıyor suratına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazmaya hiç istekli değilim artık. Kopuk kopuk, birbirlerini tamamlamayan paragraflar burada böylece kalsın. Bu yazı da tamamlanmamış, öylece, bir anda ölmüş sanki.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5739534017878648346?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5739534017878648346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5739534017878648346&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5739534017878648346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5739534017878648346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2010/02/angst.html' title='Angst'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5431493856973862885</id><published>2009-09-17T07:34:00.000-07:00</published><updated>2009-09-17T07:58:02.989-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pembeleşene kadar kızartılmış öykü dilimleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Berber Pire&apos;nin Güncesi'/><title type='text'>Tüm saatleri durdurmak</title><content type='html'>Kendi uydurduğum bir inanışa göre, dünyadaki tüm saatleri ama hepsini durdurduğunuz zaman ta ki onlardan herhangi biri tekrar çalışmaya başlayana dek zamanı da durdurabilirsiniz. Bir zamanlar bu inanışa kendini adamış pek çok insan, bulundukları yerden başlayarak tüm saatleri durdurmayı denemişler. Başladıkları yerden çok uzaklaştıklarında fark etmişler ki, ne durdurulacak saatler ne de yollar tükeniyormuş. Ayrıca gittikçe zamanı neden durdurmak istediklerini de unutur olmuşlar. Vazgeçmişler. Bu sefer de amaçlarını yitirir yitirmez kaybolduklarını fark etmişler. Bir amaçla yola çıkarsanız, kaybolmazsınız. Ne zaman ki o amaç artık önem taşımaz, işte o zaman tüm yollar birbirine benzer ve siz geri dönüş yolunu da gidiş yolunu da birbirinden ayıramaz olursunuz. İşte tarih, zamanı durdurmak isteyen insanların amaçlarını unutup kaybolmalarıyla sonuçlanan bir sürü hikayeyle doludur. Hepsinin tek hatası, başlangıç noktalarını yanlış seçmekti. Zamanı durdurmak istemelerinin sebebi, başladıkları yerin oralarda bir yerdeydi. Oradan uzaklaştıkça, zamanı durdurmak anlamını yitirdi. Halbuki sondan başlamalıydılar. Önce en uzağa gidip, sonra amaçlarına yaklaşana dek durdurmalıydılar saatleri. Tam da aslında başlangıç noktası olması gereken ama bitiş noktası olan yere vardıklarında son saati de durdurup, zamanı neden durdurduklarını anımsayıp dileklerini gerçekleştirmeliydiler. Sevdikleri kadını dudaklarından öpmeliydiler belki, tetiği çekilmek üzere olan bir silahı etkisiz hale getirmeliydiler ya da, belki de intihar etmeliydiler. Zamanı durdurmak istemelerinin sebebi her neyse, onu yerine getirmeliydiler. &lt;br /&gt;Başaramadılar. Kimse başaramayacak. Zaman sadece, bir kez duracak. O da siz öldükten sonra ve sadece sizin için. Bunun da bir anlamı olmayacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5431493856973862885?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5431493856973862885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5431493856973862885&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5431493856973862885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5431493856973862885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2009/09/saatleri-durdurmak.html' title='Tüm saatleri durdurmak'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-9199908848784550258</id><published>2009-03-07T13:21:00.001-07:00</published><updated>2009-03-08T10:16:43.390-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pembeleşene kadar kızartılmış öykü dilimleri'/><title type='text'>Havuz Kenarı Kuşları</title><content type='html'>Daha bizler çok küçük birer çocukken; bir büyüğümüz  parmağının ucuyla avcumuza bir çember çizer, hayali bir havuzu temsil eden bu çemberin yakınlarına bir yere de bir kuş konduruverir. Baş parmağımız kuşu tutar, işaret parmağımız keser, orta parmağımız pişirir, yüzük parmağımız yer, serçe parmağımız da "Hani bana, hani bana?" der. Elimiz üzerinde dönüveren bu hikayede, çoğunluk mutludur. Büyüğümüz, bizi gıdıklamaya başlar, dört parmağımız işlerini yerine getirmenin gururunu yaşar... Bu hikayenin iki de mutsuz kahramanı vardır ki, biri kuşkusuz çocukların en sevimli bulduğu ama hikayenin bahtsız kahramanlarından "Hani bana"cı serçe parmaktır. Diğer kahramanımız ise, üzerinden koca bir hikaye döndürülen ama bu hikayenin büyük bir kısmında çoktan ölmüş olarak kendini bizlere gösteren havuz kenarındaki zavallı kuştur. Serçe parmağımız adının bir kuş adı olmasından mı kaybeder; yoksa  hayli sıska görünüşü müdür onu yenik düşüren bilinmez. Oysa; havuz kenarındakı kuşcağız, en azından "Hani bana, hani bana?" diyebilmiş olan serçe parmak kadar bile etkin değildir bu hikayede. Oysa o kuş havuzun kenarına konmasaydı, bu beş parmak hikayesi nasıl anlatılabilecekti biz çocuklara? &lt;br /&gt;Her hikayenin, böyle zavallı sonlara mahkum, es geçilip unutulan kahramanları var mıdır bilinmez ama şu iyi bilinmelidir ki; bu hikayenin kahramanları; kendisini, çocukların avuçlarının tam ortasında kurulmuş havuzun kenarına güzel düşler kurmak umuduyla konuvermiş kuşcağız gibi hissedenler için yazılmış bir hikayedir. Hiç değilse bu hikaye; dört parmağın neşesini, serçe parmağın isyanını değil de zavallı havuz kenarı kuşunun yarım kalan hayallerini konu etsin diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımdaki tüm havuz kenarı kuşlarına,&lt;br /&gt;hayallerinin yarım kalmaması umuduyla!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;br /&gt;Bu öykünün değerli ve bedbaht havuz kenarı kuşları: Ece, Tuğçe, Arda ve Kutay’dır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal Yönetmeni-Cümle Kurucu: Sevde Durmuş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-9199908848784550258?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/9199908848784550258/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=9199908848784550258&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/9199908848784550258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/9199908848784550258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2009/03/havuz-kenar-kuslar.html' title='Havuz Kenarı Kuşları'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5581854826499711849</id><published>2009-02-15T03:10:00.000-07:00</published><updated>2009-02-15T03:11:23.374-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pembeleşene kadar kızartılmış öykü dilimleri'/><title type='text'>Canavar, Mahmut ve Şair</title><content type='html'>"Nasıl çıkacaktık merdivenlerden?&lt;br /&gt;Cevap ver namussuz, nasıl çıkacaktık merdivenlerden?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzından kanlar akıyordu. Sevgilisi onu böyle görse, sevişmek istemezdi onunla artık, zira iki gündür bağlı olduğu bu sandalyede kimse çiş molası vermek ister mi diye sormamıştı "azizim"e. İlkel yanını bir gün bastırabildi ancak, sonra koyverdi gitti. Utanmaya fırsatı olmadı pek, hatta işeği pis pis koksa da şu herifleri biraz huzursuz edebilse ne güzel olacaktı. Şair çişi midir nedir, kokmadı gitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulan, nasıl çıkacaktık merdivenlerden? Söylesene, şair! Nasıl çıkacaktık?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yumruk daha yedi suratının ortasına. Ağzından ve burnundan kanlar akıyordu şimdi. Sevgilisi onu böyle görse, öpüşmek de istemezdi onla artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lan... Na-sıl çı-ka-cak-tık mer-di-ven-le-ri?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göğsüne düşmüş olan kafasını kaldırmaya çalıştı, önünde dikilen canavarına baktı. Canavar bu bakışlardan hoşlanmadı mı ya da artık refleks haline mi gelmişti bilinmez, bir yumruk daha salladı surata benzemeyen surata. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yerlerinden daha kanlar akıyordu. Merdivenleri nasıl çıkacaktı? Hatırladı, paldır küldür çıkacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şair piçi, nasıl çıkacaktık dedim!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ağır..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne dedin ulan?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne dedin piç kurusu, ne dedin?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ağır... ağır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olmadı, şair. Yanlış bildin. Paldır küldür çıkacaktın merdivenleri.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yumruk daha iniyor şair suratına benzemeyen surata. Kan akıp akmadığından emin değil şair.&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;Şair artık, bu canavarın ondan ne halt istediğini sorgulamaktan vazgeçmişti. Sormuştu, para mı istiyordu? Yok demişti canavar kusar gibi sesle. “Yok, şair. Zıkkım paranı istemiyorum.” Sonra da cüzdanından bir beşlik çıkarıp şairin ağzına tıkıştırmıştı. “Parayı dert etme şair, aramızda üç beş kuruşun hesabı mı olur? Çiğne çiğne, yut. Çiğnemeden yutma. Hop! Kusma, anan demedi mi sana? Bunu bulamayanlar da var, yediğin yemeğe burun kıvırma.” Canavarın kahkahalarına karışıyordu şairin iniltileri. Şair ilk gün, asaletini elinde tutmaya çalışmıştı. Karşısındaki canavara, sordu da durdu. Neydi istediği canavarın? Canavarın istediği canavarlık yapmaktı belli ki, ilk günün sonunda bunu kavrayıp insani sorular sormaktan vazgeçti kıyamet alemeti canavara. Canavarınkinden daha ahlaksız küfürler bulup çıkardı şair zihninden, istiarelerle süsledi küfürleri, kinayeli laflar döşedi yorgun sesiyle. Canavar kuşkusuz aklının bir köşesine yazmıştı bu küfürleri. İşine yarayacaktı bunlar meslek hayatında. &lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şair! Benim edebiyat sınavımdan çaktın sen. Dur ama sıkma güzel canını, kurtarma sınavı yapacağım sana şimdi. Adam gibi düşün, öyle cevapla e mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mahmut, yok mu sende şöyle taşaklı bir soru aslanım? Senin karıya yazdığın aşk mektuplarından salla bir cümle de ögelerini bulsun bizim şair.”&lt;br /&gt;Şairin yüzünü pek görmediği, kenarlarda duran ikinci canavardı Mahmut. Asıl canavarın adını bilmiyordu şair, zira Mahmut O’na “ağabey” diyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik, herhalde düşünüyordu Mahmut. Şair, elinde olmadan merak etmişti Mahmut’un söyleyeceklerini. Mahmut, az konuşan canavardı. Asıl canavarın sık sık “Karıştırma ulan burnunu!” demelerine bakılırsa, kenarda oturmuş gözlerinin önündeki vahşeti umursamadan burnunu karıştırıyordu Mahmut Canavar. Bu sümüklü herifin, yazacağı mektuptan nasıl bir cümle çıkardı merak ediyordu şair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memelerini özledim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Höst! Mektupta bunu mu yazdın ulan karıya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Askerlik zor iş be ağabey! Çok özlem çektim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canavarların kahkahaları birbirine karıştı. Asıl canavar kahkahaların arasından böğürdü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hey gidi vatan kimlere emanet!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Duydun şair, cümleyi ögelerine ayır. Aman deyim iki memeyi birbirinden ayırma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir bokun içine düşmüştü şair. Beş para etmez sapık heriflerin elindeydi hayatı. Otuzuna yeni basmıştı daha, yeni yeni cebine para girmeye başlamıştı, sevgilisi olmuştu, düzenli bir cinsel hayatı vardı, bir iki kez televizyon kanallarına çıkmıştı, dergilerde röportajları basılıyordu, ikinci şiir kitabının üçüncü baskıları da tükenmek üzereydi, gençler mail atıp ona şiirlerini gönderiyorlardı –hepsi birbirinden beterdi ama hep ümit verici konuşmuştu şair- , aydın bir arkadaş çevresi vardı, nazının geçtiği yerler vardı. Şuan bunların hiçbir değeri kalmamıştı, gül gibi hayatı bu heriflerin tek bir hareketiyle sonlanacaktı. Geride, “vahşi bir ölümle vakitsiz sonlanan bir şairin hayatı”nı anlatan bir iki biyografi kalacaktı. Ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu bedeni. Kanlarının arasına bir de göz yaşları karışmıştı şimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan, senin karının memeleri deyince şairimin aklına başka memeler geldi heralde. Dur ulan, yazık herife, o da özlemiş demek ki. Haydi sana kıyak yapalım şair, ben sana daha taşaklı bir soru buldum ama cevabını bilemezsen bir yerine üç yumruk yersin bilesin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Söyle bakalım şair, failatün failatün failün ne halt için kullanılır?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Failatün failatün failatün failün.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok ben onu sormadım şair, failatün failatün failün. Senin dediğin başka.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan, seni şair yapanın yedi ceddine küfür saydıracam şimdi hea! Gel ulan Mahmut, ben yoruldum üç yumruk salla şaire.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahmut, sahneye çıkar gibi dikildi şairin karşısına. Belli ki iki gündür beklediği, ona da ciddi bir rol verilmesiydi. Şimdi görevini hakkıyla yerine getirecekti elbette. Bir yumruk salladı. Öncekilerden daha sert değildi şair için. İkinci bir yumruk indi şairin suratına. Şair öleceğini hissetmeye başladı. Sonra hiç gecikmeden bir yumruk daha. Üç olmuştu,duracaktı Mahmut. Durmadı. “Bu da anam için, bu da babam için, bu da vatan için!” diye sayıyor muydu acaba Mahmut? Saymıyordu. Niye saysındı? Zavallı şairin Mahmut’un anasına babasına vatanına yamuk yapmışlığı yoktu. Varsın olmasındı, yumrukların ardı arkası kesilmiyordu, inlemekten başka verebilecek karşılığı olmayan şairi dövmek gibisi yoktu. Hayatın Mahmut’un kıçına attığı tüm tekmelerin acısını şair surattan çıkarmanın vaktiydi. Mahmut’u adam yerine koymayanların cezasını, adam yerine konulan şair ödeyecekti. İki dize salladı diye tüm hayatı boyunca Mahmut’tan daha güzel geçmiş olan bu herif, gebermeliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dur ulan dur. Leş ettin lan herifi, dur!”&lt;br /&gt;Asıl canavar belli ki başrolün kendisinden alınıp Mahmut’a verilmesine daha fazla dayanamamış, şairin üzerinden kudurmuş canavarı kaldırmaya çalışıyordu. Canavarların sesleri birbirine karıştı. Şairin kanı, salyası, göz yaşları birbirine karıştı. Mahmut sonunda durdu, asıl canavar da küfürleri kenara bırakıp gürültüyle soluk almaya başladı. Sonra soluğunu tutup, şairi dinlemeye çalıştı. Ses yoktu heriften. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan Mahmut, piç kurusu Mahmut! Öldü lan herif, öldü lan Mahmut!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağabey, zaten öldürmek için düşmemiş miydik şairin peşine? Ne kızıyorsun şimdi be!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şairin cansız bedenine sorulacak sorunun cevabı, atılacak yumruğun zevki yoktu artık. Asıl canavar, rolüne sadık kalmayan Mahmut piçini yere devirip, yumruklarıyla gebertebilirdi pek tabii. Yapmadı, aynı mahallenin, aynı sosyal statünün adamlarıydı canavarlar. Aynı küfürleri ezberlemiş, aynı dayakları yemişlerdi. Ölmesi gereken, ölmüştü işte. Bir fazlalık atılmış, rakiplerden biri daha elenmişti şimdi. Çok kızmıştı Mahmut’a ama küfürler sallamakla yetindi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan Mahmut,” dedi, “ulan daha soracak sorum vardı piç kurusuna.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Affet ağabey, kendimi tutamadım. Geberttim piç kurusunu. Ne soracaktın sen ağabey?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ ‘Mesele ne?’ diyecektim. Diyecektim ki: ‘Ulan şair boku, neydi mesele?’ Olmak ya da olmamak diyecekti, şair ukalalığıyla. ‘Bildin şair diyecektim, tüm mesele tam da orda.’ Sonra da gebertecektim şairi Mahmut, meseleyi çözecektim.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5581854826499711849?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5581854826499711849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5581854826499711849&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5581854826499711849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5581854826499711849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2009/02/canavar-mahmut-ve-sair.html' title='Canavar, Mahmut ve Şair'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3049121686353457582.post-5555423260980290813</id><published>2009-02-09T08:15:00.001-07:00</published><updated>2009-02-11T01:59:48.811-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pembeleşene kadar kızartılmış öykü dilimleri'/><title type='text'>Tanrının Şerbeti</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/SZBJCFgwCJI/AAAAAAAAACI/ULLl79FGNXA/s1600-h/g.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 226px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/SZBJCFgwCJI/AAAAAAAAACI/ULLl79FGNXA/s320/g.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5300817061603182738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarına bir türlü götüremediği kahve fincanını masanın kenarına koydu. Koltuğunda huzursuzca hareket etti; sanki koltuk yerden yükselmişti ve kainatta bir kara delik bulup ona doğru uçuyordu da, kadın düşmemek için koltuğa gömüldükçe gömülüyordu. Konuşmak için ağzını araladı ama sanki ciğerlerine bir anda fazla hava dolacakmış gibi hissedip kelimelerini yutup ağzını kapattı ama artık birinin bu huzursuz sessizliği yırtması gerekiyordu ve bu kadın olmadı: "Bir şeyler söylemeyecek misin Pandora'm? Sinirlen, bağır, çağır ama böyle çığlık atarcasına susma. Lütfen bir şeyler söyle Pandora'm." "Ben artık Pandora değilim. Terk etmeye hazırlanışını duyduğumdan beri büyülü gerçeküstülüğümü kaybettim. Ne mitolojilere, ne masallara layık görüyorum kendimi. Bana armağan ettiğin adı sana geri vermeliyim artık, aslında hiçbir zaman tam olarak sevemedim Pandora'yı. Bana neden bu kadının adını vermiştin hala anlamıyorum. Neden merakına yenik düşüp, açmaması gereken kutuyu açarak insanlığa kötülüğü savuran bu kadının adı?" "İlk olarak söylemek isterim ki Pandora'm, geri alamam ismini. Bunun için beni affet ne olursun ama bu isim ruhunda benden bir parça taşıyacak her zaman. Zamanın bile senden sökemeyeceği bir şey senin ismindir. Benden bir parçayı isminde sakla istiyorum. Biliyorum, benim adımı yazan tüm kitapları yakmak, beni barındıran tüm değerleri yok etmek istiyorsun ama bari adında sakla beni Pandora'm. Diğer her yerden sil beni ama adında kalayım, tüm anılarımızın hatrına bu armağanı nefes aldığın sürece taşı benim için. Ah! "Neden Pandora?" diye soruyorsun. Bunu ben de kendime soruyorum Pandora'm. Neden mitolojinin diğer güzel kadınlarından biri değil de Pandora senin adın? Anlamını çok severim bu ismin bilirsin, "tanrının armağanı". Öykülere güven olmuyor Pandora'm, nasıl emin olabilirim ki masalsı güzellikte Pandora'nın hata ettiğine? Her şey kusursuz bir gizem taşıyan kutunun suçudur belki de, tıpkı tüm güzelliğiyle tadılmayı bekleyen yasak elmanın suçlu olması gibi. Kim kızabilir artık Havva'ya? "Bir öyküde duvarda asılı bir silah varsa, o silah bir şekilde patlar." derler ya Pandora'm... Dünyanın öyküsüne de kilitli kutular, yasaklanmış elmalar girmiş; bir öykü kahramanının onlara dokunması gerekliydi Pandora'm. Anlıyor musun beni? Sevmiyor musun hala armağanımı, hala kurtulmak mı istiyorsun ondan?" Huzur bozucu sessizlik geri gelmişti. Kadın kafasını eğmiş, göz yaşlarının içini terk edişine aldırmadan susuyordu satırlar boyu. Böyle olmazdı biliyordu, sevgilisi terk edip gidiyordu işte. Söylenmesi gerekenler söylenmeli ve bitmeliydi her şey. Madem terk eden sevgilisi, armağanı almayı kabul etmiyordu; o zaman adam arkasını dönüp gidene kadar katlanırdı bu armağanın huzursuz edici varlığına.. Sonra Pandora adını kendinden söküp atar ve çıplak kalan ruhuna yeni bir giyisi uydururdu. Göz yaşlarını bir kenara fırlatıp, tüm sakinliğiyle konuşmaya çalıştı: "Eh, öyle olsun. Uzatmayacağım bu konuyu daha fazla. Yarattığım sessizlik can sıkıcı bir hal almaya başladı, yarattığı şeylerin kötülüğünden yakınan tek kişi sen değilsin görüyorsun ya! Neyse, sabahı edeceğiz bu ayrılık konuşmalarıyla. Resmi ve sıradan bir veda olmalı bu, aksi daha üzücü olacak benim için." Devam edemedi kadın, oysa doğası gereği uzun etkileyici konuşmaları severdi tüm kadınlar gibi ama gücü yetmedi, kelimelerle seviştiği anda ölüveren tüm duygularının ruhu huzursuz ediyordu kadını. Ağlamak, tüm o ruhları göz yaşlarıyla kovmak istiyordu ama birazıcık da olsun gururlu davranmalı ve ağlayıp sızlamamalıydı. Sustu, yapabileceği en makul şeydi bu. Bu sefer adam da sessizliği bölmeye niyetli görünmüyordu, o da üzgün ve yorgundu. Öyle yorgundu ki, kalkıp sırtını dönüp gitmeye gücü yoktu. Tüm güzelliğiyle, karşısında duran kadını seyrediyordu. Kadınsa kendi kendini kör etmişçesine, gömüldüğü karanlık dışında hiçbir şey göremiyordu. Ağlama isteğini bastırabildiğinden emin olduktan sonra, masanın kenarındaki kahve fincanını alıp dudaklarına götürdü. Bir yudum almıştı ki, buz gibi kahveyle biraz daha üşüdü içi. Kahvenin soğumuş olmasını kendine bir ihanetmiş gibi görüp fincanı duvara fırlattı. Sanki tüm bu dertler yetmiyordu da, kahvesi de ona ihanet ediyordu. Korktuğu başına gelmişti kadının, hıçkırıklara gömülmüş ağlıyordu. Hıçkırıklarının arasından zar zor duyulan sesi çaresizce duran adamı hedef almıştı: "Hah, terk ediyorsun demek! Karşıma çıkıp sana inanmamı ve güvenmemi söyledin. Tüm gerçekliğimi senin sahtekarlığına teslim ettim. Sen hariç herkesi, her şeyi terk ettim. Sana bağlandım. Şimdi sırtını dönüp gidiyorsun. Sensizken, inançsız ama huzurluydum. Umutsuz değildim, yo hayır, umudun ne olduğunu bile bilmiyorken nasıl eksikliğini hissedebilirdim? Gelip, yarım dünyamı tamamladığına inandırdın beni. Oysa hayatımın yarısını kesip, kendini oraya yerleştiren sendin. Ben senden önce tamdım, beni sen eksilttin. Şimdi eksilttiğin parçalarımı bana vermeden, sadece tıpkı senin gibi sahtekar olan bir ismi geride bırakıp gidiyorsun demek!" Kadın, kahinatta kara deliği bulmak için gezinen koltuktan çoktan ayrılmıştı. O kendini bir kara deliğe atmışçasına, can havliyle haykırıyordu. Az sonra tüm öyküden silinecekmiş de son sözünü söylemesi gerekiyormuş gibi çığlık çığlığa cümleler bırakıyordu ardında. Çığlıkları ve bedeni yorulmuş yere yığılıp kalmıştı artık. Kara deliğe düşememişti demek, sözlerinin ağırlığı üzerine binmişti. Pişmandı neredeyse adamın ayaklarına kapanıp affetmesini isteyecekti. Anlık bir öfkenin tutsağı olmuştu. Geberesice kahve fincanı... Bu öykünün, kenarda kalan ama yeri geldiğinde kullanılıcak ve çok şey değiştirecek olan ayrıntısı da buydu demek. Demek gerçekten, bir öyküde hiçbir zaman fazlaya yer yoktu. Kendini yine o sessizliğe emanet etti. Yapacak bir şey yoktu, tüm ümidi yitip gitmişti. Gidiyordu işte, hele kadının bu korkunç çığlıklarından sonra terk etmesi kaçınılmazdı. Sustu; konuşursa ağlayacağından değil, kelimeleri tükenmişti. Adam tedirgin bir şekilde yerinden kalktı, kadının yanına yere oturdu, kadının darmadağın olmuş saçlarını okşadı. Yerden kaldırıp; kadını, kara deliğe düşmeye meraklı olduğunu bilmediği koltuğa emanet etti. Alnını öptü. Sanki, odadaki diğer nesnelerin duymasından korkarcasına fısıldadı kadının kulağına: "Kalamam Pandora'm. Biliyorsun kalamam. Biliyorum seni incittim ama sen güçlü kadınsın! Ben seni böyle yarattım. Sana büyülü bir güzellik ve güçlü bir yürek verdim. Ah nerden bilebilirdim? Tanrı'nın armağanı kendisineymiş Pandora'm. Seni kendime bir armağan olsun diye yaratmışım. Sırtımı döner dönmez, sana bıraktığım armağanı atmak yok etmek istiyorsun öyle mi Pandora'm? Peki ben seni nasıl yok edeyim? Peki ya seni yok etmezken, diğerlerini nasıl bu öyküden çıkarabilirim? Affet beni Pandora'm. Yalnızlığıma çare olasın diye, seni kendime armağan ettim. Oysa sen kendine sunulmuş bir armağan olmalıydın. Yapamadım, güzelliğin... Güzelliğin öyle eşsiz ki, onu var edenin kendim olduğunu unutturuyor bana. Daha fazla kendime ihanet edemem, diyorsun ya "Yarattıklarından yakınıyorsun." diye. Sen yalnızlığımdan sonra gelen en kusursuz şeysin ama duydun ya Pandora'm, en kusursuz olan benim yalnızlığım. Artık kalamam Pandora'm." "İnsanlar kaybettiklerine kavuşmak umuduyla Yaratan'nına dua ediyor. Ben kime dua edeyim? Beni Yaratan'ım terk etti." .... "Al hadi yut şu ilacı. Yut dedim. Şuna bak fincanı duvara fırlatmış, her taraf kahve lekesi olmuş. Beğendin mi yaptığını? Bu delilere kahve fincanlarında kahveler sunmak da nereden çıktıysa? Evcilik oynamak için gelmiştik ya zaten buraya. Akılsız kadın! Seni tecrit odasına atayım bir hafta da gör o zaman gününü. Uslu durmazsan olacağı bu! Pis deli. Tanrı sizin gibileri neden yarattı anlamıyorum ki?" Şişman hemşire; kadının kenetlenmiş ağzına ilaçları sokmaya çalışırken, bir yandan da kahve fincanının kırıklarını toplayan diğer hemşireye dert yanıyordu. Bıkmıştı bu delilerle uğraşmaktan, üç kuruş uğruna kendi aklını yitirmişti. Pandora... Tanrı'nın armağanı... Terk edilmiş ve yapayalnız kalmıştı. Etrafında Tanrı tarafından terk edildiğini söyleyen bir kaç kişi daha vardı. Deli olmalıydılar! Tanrı'nın İsa'dan sonra terk ettiği tek kişi Pandora'ydı ama Tanrı Pandora'ya daha acımasız davranmıştı, onu hayatta bırakmıştı.&lt;br /&gt;-*-&lt;br /&gt;Hayal Yönetmeni-Öykü Adı Bulucusu: Arda Şakar&lt;br /&gt;Cümle Kurucu: Sevde Durmuş&lt;br /&gt;Sevgili Hayal Yönetmeni'me -hiç ihtiyaç duymadığı, hatta sevmediği halde- teşekkürlerimle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3049121686353457582-5555423260980290813?l=pirelerberberiken.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/feeds/5555423260980290813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3049121686353457582&amp;postID=5555423260980290813&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5555423260980290813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3049121686353457582/posts/default/5555423260980290813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://pirelerberberiken.blogspot.com/2009/02/tanrnn-serbeti.html' title='Tanrının Şerbeti'/><author><name>Berber Pire</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02623369168128976568</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/TC41S8HfBXI/AAAAAAAAAKU/ArJj4CFS6io/S220/41508_543312730_839_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0bClPg-7Gs4/SZBJCFgwCJI/AAAAAAAAACI/ULLl79FGNXA/s72-c/g.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
