Şubat 15, 2009

Canavar, Mahmut ve Şair

"Nasıl çıkacaktık merdivenlerden?
Cevap ver namussuz, nasıl çıkacaktık merdivenlerden?"

Ağzından kanlar akıyordu. Sevgilisi onu böyle görse, sevişmek istemezdi onunla artık, zira iki gündür bağlı olduğu bu sandalyede kimse çiş molası vermek ister mi diye sormamıştı "azizim"e. İlkel yanını bir gün bastırabildi ancak, sonra koyverdi gitti. Utanmaya fırsatı olmadı pek, hatta işeği pis pis koksa da şu herifleri biraz huzursuz edebilse ne güzel olacaktı. Şair çişi midir nedir, kokmadı gitti.

"Ulan, nasıl çıkacaktık merdivenlerden? Söylesene, şair! Nasıl çıkacaktık?"

Bir yumruk daha yedi suratının ortasına. Ağzından ve burnundan kanlar akıyordu şimdi. Sevgilisi onu böyle görse, öpüşmek de istemezdi onla artık.

"Lan... Na-sıl çı-ka-cak-tık mer-di-ven-le-ri?"

Göğsüne düşmüş olan kafasını kaldırmaya çalıştı, önünde dikilen canavarına baktı. Canavar bu bakışlardan hoşlanmadı mı ya da artık refleks haline mi gelmişti bilinmez, bir yumruk daha salladı surata benzemeyen surata.

Bir yerlerinden daha kanlar akıyordu. Merdivenleri nasıl çıkacaktı? Hatırladı, paldır küldür çıkacaktı.

"Şair piçi, nasıl çıkacaktık dedim!"

"Ağır..."

"Ne dedin ulan?"

"..."

"Ne dedin piç kurusu, ne dedin?"

"Ağır... ağır."

“Olmadı, şair. Yanlış bildin. Paldır küldür çıkacaktın merdivenleri.”

Bir yumruk daha iniyor şair suratına benzemeyen surata. Kan akıp akmadığından emin değil şair.
**
Şair artık, bu canavarın ondan ne halt istediğini sorgulamaktan vazgeçmişti. Sormuştu, para mı istiyordu? Yok demişti canavar kusar gibi sesle. “Yok, şair. Zıkkım paranı istemiyorum.” Sonra da cüzdanından bir beşlik çıkarıp şairin ağzına tıkıştırmıştı. “Parayı dert etme şair, aramızda üç beş kuruşun hesabı mı olur? Çiğne çiğne, yut. Çiğnemeden yutma. Hop! Kusma, anan demedi mi sana? Bunu bulamayanlar da var, yediğin yemeğe burun kıvırma.” Canavarın kahkahalarına karışıyordu şairin iniltileri. Şair ilk gün, asaletini elinde tutmaya çalışmıştı. Karşısındaki canavara, sordu da durdu. Neydi istediği canavarın? Canavarın istediği canavarlık yapmaktı belli ki, ilk günün sonunda bunu kavrayıp insani sorular sormaktan vazgeçti kıyamet alemeti canavara. Canavarınkinden daha ahlaksız küfürler bulup çıkardı şair zihninden, istiarelerle süsledi küfürleri, kinayeli laflar döşedi yorgun sesiyle. Canavar kuşkusuz aklının bir köşesine yazmıştı bu küfürleri. İşine yarayacaktı bunlar meslek hayatında.
**

“Şair! Benim edebiyat sınavımdan çaktın sen. Dur ama sıkma güzel canını, kurtarma sınavı yapacağım sana şimdi. Adam gibi düşün, öyle cevapla e mi?”

“…”

“Mahmut, yok mu sende şöyle taşaklı bir soru aslanım? Senin karıya yazdığın aşk mektuplarından salla bir cümle de ögelerini bulsun bizim şair.”
Şairin yüzünü pek görmediği, kenarlarda duran ikinci canavardı Mahmut. Asıl canavarın adını bilmiyordu şair, zira Mahmut O’na “ağabey” diyordu.

Sessizlik, herhalde düşünüyordu Mahmut. Şair, elinde olmadan merak etmişti Mahmut’un söyleyeceklerini. Mahmut, az konuşan canavardı. Asıl canavarın sık sık “Karıştırma ulan burnunu!” demelerine bakılırsa, kenarda oturmuş gözlerinin önündeki vahşeti umursamadan burnunu karıştırıyordu Mahmut Canavar. Bu sümüklü herifin, yazacağı mektuptan nasıl bir cümle çıkardı merak ediyordu şair.

“Memelerini özledim.”

“Höst! Mektupta bunu mu yazdın ulan karıya?”

“Askerlik zor iş be ağabey! Çok özlem çektim.”

Canavarların kahkahaları birbirine karıştı. Asıl canavar kahkahaların arasından böğürdü:

“Hey gidi vatan kimlere emanet!”

“Duydun şair, cümleyi ögelerine ayır. Aman deyim iki memeyi birbirinden ayırma.”

Nasıl bir bokun içine düşmüştü şair. Beş para etmez sapık heriflerin elindeydi hayatı. Otuzuna yeni basmıştı daha, yeni yeni cebine para girmeye başlamıştı, sevgilisi olmuştu, düzenli bir cinsel hayatı vardı, bir iki kez televizyon kanallarına çıkmıştı, dergilerde röportajları basılıyordu, ikinci şiir kitabının üçüncü baskıları da tükenmek üzereydi, gençler mail atıp ona şiirlerini gönderiyorlardı –hepsi birbirinden beterdi ama hep ümit verici konuşmuştu şair- , aydın bir arkadaş çevresi vardı, nazının geçtiği yerler vardı. Şuan bunların hiçbir değeri kalmamıştı, gül gibi hayatı bu heriflerin tek bir hareketiyle sonlanacaktı. Geride, “vahşi bir ölümle vakitsiz sonlanan bir şairin hayatı”nı anlatan bir iki biyografi kalacaktı. Ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu bedeni. Kanlarının arasına bir de göz yaşları karışmıştı şimdi.

“Ulan, senin karının memeleri deyince şairimin aklına başka memeler geldi heralde. Dur ulan, yazık herife, o da özlemiş demek ki. Haydi sana kıyak yapalım şair, ben sana daha taşaklı bir soru buldum ama cevabını bilemezsen bir yerine üç yumruk yersin bilesin.”

“Söyle bakalım şair, failatün failatün failün ne halt için kullanılır?”

“Failatün failatün failatün failün.”

“Yok ben onu sormadım şair, failatün failatün failün. Senin dediğin başka.”

“…”

“Ulan, seni şair yapanın yedi ceddine küfür saydıracam şimdi hea! Gel ulan Mahmut, ben yoruldum üç yumruk salla şaire.”

Mahmut, sahneye çıkar gibi dikildi şairin karşısına. Belli ki iki gündür beklediği, ona da ciddi bir rol verilmesiydi. Şimdi görevini hakkıyla yerine getirecekti elbette. Bir yumruk salladı. Öncekilerden daha sert değildi şair için. İkinci bir yumruk indi şairin suratına. Şair öleceğini hissetmeye başladı. Sonra hiç gecikmeden bir yumruk daha. Üç olmuştu,duracaktı Mahmut. Durmadı. “Bu da anam için, bu da babam için, bu da vatan için!” diye sayıyor muydu acaba Mahmut? Saymıyordu. Niye saysındı? Zavallı şairin Mahmut’un anasına babasına vatanına yamuk yapmışlığı yoktu. Varsın olmasındı, yumrukların ardı arkası kesilmiyordu, inlemekten başka verebilecek karşılığı olmayan şairi dövmek gibisi yoktu. Hayatın Mahmut’un kıçına attığı tüm tekmelerin acısını şair surattan çıkarmanın vaktiydi. Mahmut’u adam yerine koymayanların cezasını, adam yerine konulan şair ödeyecekti. İki dize salladı diye tüm hayatı boyunca Mahmut’tan daha güzel geçmiş olan bu herif, gebermeliydi.

“Dur ulan dur. Leş ettin lan herifi, dur!”
Asıl canavar belli ki başrolün kendisinden alınıp Mahmut’a verilmesine daha fazla dayanamamış, şairin üzerinden kudurmuş canavarı kaldırmaya çalışıyordu. Canavarların sesleri birbirine karıştı. Şairin kanı, salyası, göz yaşları birbirine karıştı. Mahmut sonunda durdu, asıl canavar da küfürleri kenara bırakıp gürültüyle soluk almaya başladı. Sonra soluğunu tutup, şairi dinlemeye çalıştı. Ses yoktu heriften.

“Ulan Mahmut, piç kurusu Mahmut! Öldü lan herif, öldü lan Mahmut!”

“Ağabey, zaten öldürmek için düşmemiş miydik şairin peşine? Ne kızıyorsun şimdi be!”

Şairin cansız bedenine sorulacak sorunun cevabı, atılacak yumruğun zevki yoktu artık. Asıl canavar, rolüne sadık kalmayan Mahmut piçini yere devirip, yumruklarıyla gebertebilirdi pek tabii. Yapmadı, aynı mahallenin, aynı sosyal statünün adamlarıydı canavarlar. Aynı küfürleri ezberlemiş, aynı dayakları yemişlerdi. Ölmesi gereken, ölmüştü işte. Bir fazlalık atılmış, rakiplerden biri daha elenmişti şimdi. Çok kızmıştı Mahmut’a ama küfürler sallamakla yetindi.

“Ulan Mahmut,” dedi, “ulan daha soracak sorum vardı piç kurusuna.”

“Affet ağabey, kendimi tutamadım. Geberttim piç kurusunu. Ne soracaktın sen ağabey?”

“ ‘Mesele ne?’ diyecektim. Diyecektim ki: ‘Ulan şair boku, neydi mesele?’ Olmak ya da olmamak diyecekti, şair ukalalığıyla. ‘Bildin şair diyecektim, tüm mesele tam da orda.’ Sonra da gebertecektim şairi Mahmut, meseleyi çözecektim.”

Şubat 09, 2009

Tanrının Şerbeti



Dudaklarına bir türlü götüremediği kahve fincanını masanın kenarına koydu. Koltuğunda huzursuzca hareket etti; sanki koltuk yerden yükselmişti ve kainatta bir kara delik bulup ona doğru uçuyordu da, kadın düşmemek için koltuğa gömüldükçe gömülüyordu. Konuşmak için ağzını araladı ama sanki ciğerlerine bir anda fazla hava dolacakmış gibi hissedip kelimelerini yutup ağzını kapattı ama artık birinin bu huzursuz sessizliği yırtması gerekiyordu ve bu kadın olmadı: "Bir şeyler söylemeyecek misin Pandora'm? Sinirlen, bağır, çağır ama böyle çığlık atarcasına susma. Lütfen bir şeyler söyle Pandora'm." "Ben artık Pandora değilim. Terk etmeye hazırlanışını duyduğumdan beri büyülü gerçeküstülüğümü kaybettim. Ne mitolojilere, ne masallara layık görüyorum kendimi. Bana armağan ettiğin adı sana geri vermeliyim artık, aslında hiçbir zaman tam olarak sevemedim Pandora'yı. Bana neden bu kadının adını vermiştin hala anlamıyorum. Neden merakına yenik düşüp, açmaması gereken kutuyu açarak insanlığa kötülüğü savuran bu kadının adı?" "İlk olarak söylemek isterim ki Pandora'm, geri alamam ismini. Bunun için beni affet ne olursun ama bu isim ruhunda benden bir parça taşıyacak her zaman. Zamanın bile senden sökemeyeceği bir şey senin ismindir. Benden bir parçayı isminde sakla istiyorum. Biliyorum, benim adımı yazan tüm kitapları yakmak, beni barındıran tüm değerleri yok etmek istiyorsun ama bari adında sakla beni Pandora'm. Diğer her yerden sil beni ama adında kalayım, tüm anılarımızın hatrına bu armağanı nefes aldığın sürece taşı benim için. Ah! "Neden Pandora?" diye soruyorsun. Bunu ben de kendime soruyorum Pandora'm. Neden mitolojinin diğer güzel kadınlarından biri değil de Pandora senin adın? Anlamını çok severim bu ismin bilirsin, "tanrının armağanı". Öykülere güven olmuyor Pandora'm, nasıl emin olabilirim ki masalsı güzellikte Pandora'nın hata ettiğine? Her şey kusursuz bir gizem taşıyan kutunun suçudur belki de, tıpkı tüm güzelliğiyle tadılmayı bekleyen yasak elmanın suçlu olması gibi. Kim kızabilir artık Havva'ya? "Bir öyküde duvarda asılı bir silah varsa, o silah bir şekilde patlar." derler ya Pandora'm... Dünyanın öyküsüne de kilitli kutular, yasaklanmış elmalar girmiş; bir öykü kahramanının onlara dokunması gerekliydi Pandora'm. Anlıyor musun beni? Sevmiyor musun hala armağanımı, hala kurtulmak mı istiyorsun ondan?" Huzur bozucu sessizlik geri gelmişti. Kadın kafasını eğmiş, göz yaşlarının içini terk edişine aldırmadan susuyordu satırlar boyu. Böyle olmazdı biliyordu, sevgilisi terk edip gidiyordu işte. Söylenmesi gerekenler söylenmeli ve bitmeliydi her şey. Madem terk eden sevgilisi, armağanı almayı kabul etmiyordu; o zaman adam arkasını dönüp gidene kadar katlanırdı bu armağanın huzursuz edici varlığına.. Sonra Pandora adını kendinden söküp atar ve çıplak kalan ruhuna yeni bir giyisi uydururdu. Göz yaşlarını bir kenara fırlatıp, tüm sakinliğiyle konuşmaya çalıştı: "Eh, öyle olsun. Uzatmayacağım bu konuyu daha fazla. Yarattığım sessizlik can sıkıcı bir hal almaya başladı, yarattığı şeylerin kötülüğünden yakınan tek kişi sen değilsin görüyorsun ya! Neyse, sabahı edeceğiz bu ayrılık konuşmalarıyla. Resmi ve sıradan bir veda olmalı bu, aksi daha üzücü olacak benim için." Devam edemedi kadın, oysa doğası gereği uzun etkileyici konuşmaları severdi tüm kadınlar gibi ama gücü yetmedi, kelimelerle seviştiği anda ölüveren tüm duygularının ruhu huzursuz ediyordu kadını. Ağlamak, tüm o ruhları göz yaşlarıyla kovmak istiyordu ama birazıcık da olsun gururlu davranmalı ve ağlayıp sızlamamalıydı. Sustu, yapabileceği en makul şeydi bu. Bu sefer adam da sessizliği bölmeye niyetli görünmüyordu, o da üzgün ve yorgundu. Öyle yorgundu ki, kalkıp sırtını dönüp gitmeye gücü yoktu. Tüm güzelliğiyle, karşısında duran kadını seyrediyordu. Kadınsa kendi kendini kör etmişçesine, gömüldüğü karanlık dışında hiçbir şey göremiyordu. Ağlama isteğini bastırabildiğinden emin olduktan sonra, masanın kenarındaki kahve fincanını alıp dudaklarına götürdü. Bir yudum almıştı ki, buz gibi kahveyle biraz daha üşüdü içi. Kahvenin soğumuş olmasını kendine bir ihanetmiş gibi görüp fincanı duvara fırlattı. Sanki tüm bu dertler yetmiyordu da, kahvesi de ona ihanet ediyordu. Korktuğu başına gelmişti kadının, hıçkırıklara gömülmüş ağlıyordu. Hıçkırıklarının arasından zar zor duyulan sesi çaresizce duran adamı hedef almıştı: "Hah, terk ediyorsun demek! Karşıma çıkıp sana inanmamı ve güvenmemi söyledin. Tüm gerçekliğimi senin sahtekarlığına teslim ettim. Sen hariç herkesi, her şeyi terk ettim. Sana bağlandım. Şimdi sırtını dönüp gidiyorsun. Sensizken, inançsız ama huzurluydum. Umutsuz değildim, yo hayır, umudun ne olduğunu bile bilmiyorken nasıl eksikliğini hissedebilirdim? Gelip, yarım dünyamı tamamladığına inandırdın beni. Oysa hayatımın yarısını kesip, kendini oraya yerleştiren sendin. Ben senden önce tamdım, beni sen eksilttin. Şimdi eksilttiğin parçalarımı bana vermeden, sadece tıpkı senin gibi sahtekar olan bir ismi geride bırakıp gidiyorsun demek!" Kadın, kahinatta kara deliği bulmak için gezinen koltuktan çoktan ayrılmıştı. O kendini bir kara deliğe atmışçasına, can havliyle haykırıyordu. Az sonra tüm öyküden silinecekmiş de son sözünü söylemesi gerekiyormuş gibi çığlık çığlığa cümleler bırakıyordu ardında. Çığlıkları ve bedeni yorulmuş yere yığılıp kalmıştı artık. Kara deliğe düşememişti demek, sözlerinin ağırlığı üzerine binmişti. Pişmandı neredeyse adamın ayaklarına kapanıp affetmesini isteyecekti. Anlık bir öfkenin tutsağı olmuştu. Geberesice kahve fincanı... Bu öykünün, kenarda kalan ama yeri geldiğinde kullanılıcak ve çok şey değiştirecek olan ayrıntısı da buydu demek. Demek gerçekten, bir öyküde hiçbir zaman fazlaya yer yoktu. Kendini yine o sessizliğe emanet etti. Yapacak bir şey yoktu, tüm ümidi yitip gitmişti. Gidiyordu işte, hele kadının bu korkunç çığlıklarından sonra terk etmesi kaçınılmazdı. Sustu; konuşursa ağlayacağından değil, kelimeleri tükenmişti. Adam tedirgin bir şekilde yerinden kalktı, kadının yanına yere oturdu, kadının darmadağın olmuş saçlarını okşadı. Yerden kaldırıp; kadını, kara deliğe düşmeye meraklı olduğunu bilmediği koltuğa emanet etti. Alnını öptü. Sanki, odadaki diğer nesnelerin duymasından korkarcasına fısıldadı kadının kulağına: "Kalamam Pandora'm. Biliyorsun kalamam. Biliyorum seni incittim ama sen güçlü kadınsın! Ben seni böyle yarattım. Sana büyülü bir güzellik ve güçlü bir yürek verdim. Ah nerden bilebilirdim? Tanrı'nın armağanı kendisineymiş Pandora'm. Seni kendime bir armağan olsun diye yaratmışım. Sırtımı döner dönmez, sana bıraktığım armağanı atmak yok etmek istiyorsun öyle mi Pandora'm? Peki ben seni nasıl yok edeyim? Peki ya seni yok etmezken, diğerlerini nasıl bu öyküden çıkarabilirim? Affet beni Pandora'm. Yalnızlığıma çare olasın diye, seni kendime armağan ettim. Oysa sen kendine sunulmuş bir armağan olmalıydın. Yapamadım, güzelliğin... Güzelliğin öyle eşsiz ki, onu var edenin kendim olduğunu unutturuyor bana. Daha fazla kendime ihanet edemem, diyorsun ya "Yarattıklarından yakınıyorsun." diye. Sen yalnızlığımdan sonra gelen en kusursuz şeysin ama duydun ya Pandora'm, en kusursuz olan benim yalnızlığım. Artık kalamam Pandora'm." "İnsanlar kaybettiklerine kavuşmak umuduyla Yaratan'nına dua ediyor. Ben kime dua edeyim? Beni Yaratan'ım terk etti." .... "Al hadi yut şu ilacı. Yut dedim. Şuna bak fincanı duvara fırlatmış, her taraf kahve lekesi olmuş. Beğendin mi yaptığını? Bu delilere kahve fincanlarında kahveler sunmak da nereden çıktıysa? Evcilik oynamak için gelmiştik ya zaten buraya. Akılsız kadın! Seni tecrit odasına atayım bir hafta da gör o zaman gününü. Uslu durmazsan olacağı bu! Pis deli. Tanrı sizin gibileri neden yarattı anlamıyorum ki?" Şişman hemşire; kadının kenetlenmiş ağzına ilaçları sokmaya çalışırken, bir yandan da kahve fincanının kırıklarını toplayan diğer hemşireye dert yanıyordu. Bıkmıştı bu delilerle uğraşmaktan, üç kuruş uğruna kendi aklını yitirmişti. Pandora... Tanrı'nın armağanı... Terk edilmiş ve yapayalnız kalmıştı. Etrafında Tanrı tarafından terk edildiğini söyleyen bir kaç kişi daha vardı. Deli olmalıydılar! Tanrı'nın İsa'dan sonra terk ettiği tek kişi Pandora'ydı ama Tanrı Pandora'ya daha acımasız davranmıştı, onu hayatta bırakmıştı.
-*-
Hayal Yönetmeni-Öykü Adı Bulucusu: Arda Şakar
Cümle Kurucu: Sevde Durmuş
Sevgili Hayal Yönetmeni'me -hiç ihtiyaç duymadığı, hatta sevmediği halde- teşekkürlerimle...

 
Blogger design by suckmylolly.com