Dudaklarına bir türlü götüremediği kahve fincanını masanın kenarına koydu. Koltuğunda huzursuzca hareket etti; sanki koltuk yerden yükselmişti ve kainatta bir kara delik bulup ona doğru uçuyordu da, kadın düşmemek için koltuğa gömüldükçe gömülüyordu. Konuşmak için ağzını araladı ama sanki ciğerlerine bir anda fazla hava dolacakmış gibi hissedip kelimelerini yutup ağzını kapattı ama artık birinin bu huzursuz sessizliği yırtması gerekiyordu ve bu kadın olmadı: "Bir şeyler söylemeyecek misin Pandora'm? Sinirlen, bağır, çağır ama böyle çığlık atarcasına susma. Lütfen bir şeyler söyle Pandora'm." "Ben artık Pandora değilim. Terk etmeye hazırlanışını duyduğumdan beri büyülü gerçeküstülüğümü kaybettim. Ne mitolojilere, ne masallara layık görüyorum kendimi. Bana armağan ettiğin adı sana geri vermeliyim artık, aslında hiçbir zaman tam olarak sevemedim Pandora'yı. Bana neden bu kadının adını vermiştin hala anlamıyorum. Neden merakına yenik düşüp, açmaması gereken kutuyu açarak insanlığa kötülüğü savuran bu kadının adı?" "İlk olarak söylemek isterim ki Pandora'm, geri alamam ismini. Bunun için beni affet ne olursun ama bu isim ruhunda benden bir parça taşıyacak her zaman. Zamanın bile senden sökemeyeceği bir şey senin ismindir. Benden bir parçayı isminde sakla istiyorum. Biliyorum, benim adımı yazan tüm kitapları yakmak, beni barındıran tüm değerleri yok etmek istiyorsun ama bari adında sakla beni Pandora'm. Diğer her yerden sil beni ama adında kalayım, tüm anılarımızın hatrına bu armağanı nefes aldığın sürece taşı benim için. Ah! "Neden Pandora?" diye soruyorsun. Bunu ben de kendime soruyorum Pandora'm. Neden mitolojinin diğer güzel kadınlarından biri değil de Pandora senin adın? Anlamını çok severim bu ismin bilirsin, "tanrının armağanı". Öykülere güven olmuyor Pandora'm, nasıl emin olabilirim ki masalsı güzellikte Pandora'nın hata ettiğine? Her şey kusursuz bir gizem taşıyan kutunun suçudur belki de, tıpkı tüm güzelliğiyle tadılmayı bekleyen yasak elmanın suçlu olması gibi. Kim kızabilir artık Havva'ya? "Bir öyküde duvarda asılı bir silah varsa, o silah bir şekilde patlar." derler ya Pandora'm... Dünyanın öyküsüne de kilitli kutular, yasaklanmış elmalar girmiş; bir öykü kahramanının onlara dokunması gerekliydi Pandora'm. Anlıyor musun beni? Sevmiyor musun hala armağanımı, hala kurtulmak mı istiyorsun ondan?" Huzur bozucu sessizlik geri gelmişti. Kadın kafasını eğmiş, göz yaşlarının içini terk edişine aldırmadan susuyordu satırlar boyu. Böyle olmazdı biliyordu, sevgilisi terk edip gidiyordu işte. Söylenmesi gerekenler söylenmeli ve bitmeliydi her şey. Madem terk eden sevgilisi, armağanı almayı kabul etmiyordu; o zaman adam arkasını dönüp gidene kadar katlanırdı bu armağanın huzursuz edici varlığına.. Sonra Pandora adını kendinden söküp atar ve çıplak kalan ruhuna yeni bir giyisi uydururdu. Göz yaşlarını bir kenara fırlatıp, tüm sakinliğiyle konuşmaya çalıştı: "Eh, öyle olsun. Uzatmayacağım bu konuyu daha fazla. Yarattığım sessizlik can sıkıcı bir hal almaya başladı, yarattığı şeylerin kötülüğünden yakınan tek kişi sen değilsin görüyorsun ya! Neyse, sabahı edeceğiz bu ayrılık konuşmalarıyla. Resmi ve sıradan bir veda olmalı bu, aksi daha üzücü olacak benim için." Devam edemedi kadın, oysa doğası gereği uzun etkileyici konuşmaları severdi tüm kadınlar gibi ama gücü yetmedi, kelimelerle seviştiği anda ölüveren tüm duygularının ruhu huzursuz ediyordu kadını. Ağlamak, tüm o ruhları göz yaşlarıyla kovmak istiyordu ama birazıcık da olsun gururlu davranmalı ve ağlayıp sızlamamalıydı. Sustu, yapabileceği en makul şeydi bu. Bu sefer adam da sessizliği bölmeye niyetli görünmüyordu, o da üzgün ve yorgundu. Öyle yorgundu ki, kalkıp sırtını dönüp gitmeye gücü yoktu. Tüm güzelliğiyle, karşısında duran kadını seyrediyordu. Kadınsa kendi kendini kör etmişçesine, gömüldüğü karanlık dışında hiçbir şey göremiyordu. Ağlama isteğini bastırabildiğinden emin olduktan sonra, masanın kenarındaki kahve fincanını alıp dudaklarına götürdü. Bir yudum almıştı ki, buz gibi kahveyle biraz daha üşüdü içi. Kahvenin soğumuş olmasını kendine bir ihanetmiş gibi görüp fincanı duvara fırlattı. Sanki tüm bu dertler yetmiyordu da, kahvesi de ona ihanet ediyordu. Korktuğu başına gelmişti kadının, hıçkırıklara gömülmüş ağlıyordu. Hıçkırıklarının arasından zar zor duyulan sesi çaresizce duran adamı hedef almıştı: "Hah, terk ediyorsun demek! Karşıma çıkıp sana inanmamı ve güvenmemi söyledin. Tüm gerçekliğimi senin sahtekarlığına teslim ettim. Sen hariç herkesi, her şeyi terk ettim. Sana bağlandım. Şimdi sırtını dönüp gidiyorsun. Sensizken, inançsız ama huzurluydum. Umutsuz değildim, yo hayır, umudun ne olduğunu bile bilmiyorken nasıl eksikliğini hissedebilirdim? Gelip, yarım dünyamı tamamladığına inandırdın beni. Oysa hayatımın yarısını kesip, kendini oraya yerleştiren sendin. Ben senden önce tamdım, beni sen eksilttin. Şimdi eksilttiğin parçalarımı bana vermeden, sadece tıpkı senin gibi sahtekar olan bir ismi geride bırakıp gidiyorsun demek!" Kadın, kahinatta kara deliği bulmak için gezinen koltuktan çoktan ayrılmıştı. O kendini bir kara deliğe atmışçasına, can havliyle haykırıyordu. Az sonra tüm öyküden silinecekmiş de son sözünü söylemesi gerekiyormuş gibi çığlık çığlığa cümleler bırakıyordu ardında. Çığlıkları ve bedeni yorulmuş yere yığılıp kalmıştı artık. Kara deliğe düşememişti demek, sözlerinin ağırlığı üzerine binmişti. Pişmandı neredeyse adamın ayaklarına kapanıp affetmesini isteyecekti. Anlık bir öfkenin tutsağı olmuştu. Geberesice kahve fincanı... Bu öykünün, kenarda kalan ama yeri geldiğinde kullanılıcak ve çok şey değiştirecek olan ayrıntısı da buydu demek. Demek gerçekten, bir öyküde hiçbir zaman fazlaya yer yoktu. Kendini yine o sessizliğe emanet etti. Yapacak bir şey yoktu, tüm ümidi yitip gitmişti. Gidiyordu işte, hele kadının bu korkunç çığlıklarından sonra terk etmesi kaçınılmazdı. Sustu; konuşursa ağlayacağından değil, kelimeleri tükenmişti. Adam tedirgin bir şekilde yerinden kalktı, kadının yanına yere oturdu, kadının darmadağın olmuş saçlarını okşadı. Yerden kaldırıp; kadını, kara deliğe düşmeye meraklı olduğunu bilmediği koltuğa emanet etti. Alnını öptü. Sanki, odadaki diğer nesnelerin duymasından korkarcasına fısıldadı kadının kulağına: "Kalamam Pandora'm. Biliyorsun kalamam. Biliyorum seni incittim ama sen güçlü kadınsın! Ben seni böyle yarattım. Sana büyülü bir güzellik ve güçlü bir yürek verdim. Ah nerden bilebilirdim? Tanrı'nın armağanı kendisineymiş Pandora'm. Seni kendime bir armağan olsun diye yaratmışım. Sırtımı döner dönmez, sana bıraktığım armağanı atmak yok etmek istiyorsun öyle mi Pandora'm? Peki ben seni nasıl yok edeyim? Peki ya seni yok etmezken, diğerlerini nasıl bu öyküden çıkarabilirim? Affet beni Pandora'm. Yalnızlığıma çare olasın diye, seni kendime armağan ettim. Oysa sen kendine sunulmuş bir armağan olmalıydın. Yapamadım, güzelliğin... Güzelliğin öyle eşsiz ki, onu var edenin kendim olduğunu unutturuyor bana. Daha fazla kendime ihanet edemem, diyorsun ya "Yarattıklarından yakınıyorsun." diye. Sen yalnızlığımdan sonra gelen en kusursuz şeysin ama duydun ya Pandora'm, en kusursuz olan benim yalnızlığım. Artık kalamam Pandora'm." "İnsanlar kaybettiklerine kavuşmak umuduyla Yaratan'nına dua ediyor. Ben kime dua edeyim? Beni Yaratan'ım terk etti." .... "Al hadi yut şu ilacı. Yut dedim. Şuna bak fincanı duvara fırlatmış, her taraf kahve lekesi olmuş. Beğendin mi yaptığını? Bu delilere kahve fincanlarında kahveler sunmak da nereden çıktıysa? Evcilik oynamak için gelmiştik ya zaten buraya. Akılsız kadın! Seni tecrit odasına atayım bir hafta da gör o zaman gününü. Uslu durmazsan olacağı bu! Pis deli. Tanrı sizin gibileri neden yarattı anlamıyorum ki?" Şişman hemşire; kadının kenetlenmiş ağzına ilaçları sokmaya çalışırken, bir yandan da kahve fincanının kırıklarını toplayan diğer hemşireye dert yanıyordu. Bıkmıştı bu delilerle uğraşmaktan, üç kuruş uğruna kendi aklını yitirmişti. Pandora... Tanrı'nın armağanı... Terk edilmiş ve yapayalnız kalmıştı. Etrafında Tanrı tarafından terk edildiğini söyleyen bir kaç kişi daha vardı. Deli olmalıydılar! Tanrı'nın İsa'dan sonra terk ettiği tek kişi Pandora'ydı ama Tanrı Pandora'ya daha acımasız davranmıştı, onu hayatta bırakmıştı.
-*-
Hayal Yönetmeni-Öykü Adı Bulucusu: Arda Şakar
Cümle Kurucu: Sevde Durmuş
Sevgili Hayal Yönetmeni'me -hiç ihtiyaç duymadığı, hatta sevmediği halde- teşekkürlerimle...
Şubat 09, 2009
Tanrının Şerbeti
Masalcı: Berber Pire tİktak 08:15
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

1 Elma düşmüş gökten:
yok be severim =) ama teşekkür etme resmen doruk noktasına çıkmışsın yazarken yani eline sağlık binlerce kere
Yorum Gönder