"Nasıl çıkacaktık merdivenlerden?
Cevap ver namussuz, nasıl çıkacaktık merdivenlerden?"
Ağzından kanlar akıyordu. Sevgilisi onu böyle görse, sevişmek istemezdi onunla artık, zira iki gündür bağlı olduğu bu sandalyede kimse çiş molası vermek ister mi diye sormamıştı "azizim"e. İlkel yanını bir gün bastırabildi ancak, sonra koyverdi gitti. Utanmaya fırsatı olmadı pek, hatta işeği pis pis koksa da şu herifleri biraz huzursuz edebilse ne güzel olacaktı. Şair çişi midir nedir, kokmadı gitti.
"Ulan, nasıl çıkacaktık merdivenlerden? Söylesene, şair! Nasıl çıkacaktık?"
Bir yumruk daha yedi suratının ortasına. Ağzından ve burnundan kanlar akıyordu şimdi. Sevgilisi onu böyle görse, öpüşmek de istemezdi onla artık.
"Lan... Na-sıl çı-ka-cak-tık mer-di-ven-le-ri?"
Göğsüne düşmüş olan kafasını kaldırmaya çalıştı, önünde dikilen canavarına baktı. Canavar bu bakışlardan hoşlanmadı mı ya da artık refleks haline mi gelmişti bilinmez, bir yumruk daha salladı surata benzemeyen surata.
Bir yerlerinden daha kanlar akıyordu. Merdivenleri nasıl çıkacaktı? Hatırladı, paldır küldür çıkacaktı.
"Şair piçi, nasıl çıkacaktık dedim!"
"Ağır..."
"Ne dedin ulan?"
"..."
"Ne dedin piç kurusu, ne dedin?"
"Ağır... ağır."
“Olmadı, şair. Yanlış bildin. Paldır küldür çıkacaktın merdivenleri.”
Bir yumruk daha iniyor şair suratına benzemeyen surata. Kan akıp akmadığından emin değil şair.
**
Şair artık, bu canavarın ondan ne halt istediğini sorgulamaktan vazgeçmişti. Sormuştu, para mı istiyordu? Yok demişti canavar kusar gibi sesle. “Yok, şair. Zıkkım paranı istemiyorum.” Sonra da cüzdanından bir beşlik çıkarıp şairin ağzına tıkıştırmıştı. “Parayı dert etme şair, aramızda üç beş kuruşun hesabı mı olur? Çiğne çiğne, yut. Çiğnemeden yutma. Hop! Kusma, anan demedi mi sana? Bunu bulamayanlar da var, yediğin yemeğe burun kıvırma.” Canavarın kahkahalarına karışıyordu şairin iniltileri. Şair ilk gün, asaletini elinde tutmaya çalışmıştı. Karşısındaki canavara, sordu da durdu. Neydi istediği canavarın? Canavarın istediği canavarlık yapmaktı belli ki, ilk günün sonunda bunu kavrayıp insani sorular sormaktan vazgeçti kıyamet alemeti canavara. Canavarınkinden daha ahlaksız küfürler bulup çıkardı şair zihninden, istiarelerle süsledi küfürleri, kinayeli laflar döşedi yorgun sesiyle. Canavar kuşkusuz aklının bir köşesine yazmıştı bu küfürleri. İşine yarayacaktı bunlar meslek hayatında.
**
“Şair! Benim edebiyat sınavımdan çaktın sen. Dur ama sıkma güzel canını, kurtarma sınavı yapacağım sana şimdi. Adam gibi düşün, öyle cevapla e mi?”
“…”
“Mahmut, yok mu sende şöyle taşaklı bir soru aslanım? Senin karıya yazdığın aşk mektuplarından salla bir cümle de ögelerini bulsun bizim şair.”
Şairin yüzünü pek görmediği, kenarlarda duran ikinci canavardı Mahmut. Asıl canavarın adını bilmiyordu şair, zira Mahmut O’na “ağabey” diyordu.
Sessizlik, herhalde düşünüyordu Mahmut. Şair, elinde olmadan merak etmişti Mahmut’un söyleyeceklerini. Mahmut, az konuşan canavardı. Asıl canavarın sık sık “Karıştırma ulan burnunu!” demelerine bakılırsa, kenarda oturmuş gözlerinin önündeki vahşeti umursamadan burnunu karıştırıyordu Mahmut Canavar. Bu sümüklü herifin, yazacağı mektuptan nasıl bir cümle çıkardı merak ediyordu şair.
“Memelerini özledim.”
“Höst! Mektupta bunu mu yazdın ulan karıya?”
“Askerlik zor iş be ağabey! Çok özlem çektim.”
Canavarların kahkahaları birbirine karıştı. Asıl canavar kahkahaların arasından böğürdü:
“Hey gidi vatan kimlere emanet!”
“Duydun şair, cümleyi ögelerine ayır. Aman deyim iki memeyi birbirinden ayırma.”
Nasıl bir bokun içine düşmüştü şair. Beş para etmez sapık heriflerin elindeydi hayatı. Otuzuna yeni basmıştı daha, yeni yeni cebine para girmeye başlamıştı, sevgilisi olmuştu, düzenli bir cinsel hayatı vardı, bir iki kez televizyon kanallarına çıkmıştı, dergilerde röportajları basılıyordu, ikinci şiir kitabının üçüncü baskıları da tükenmek üzereydi, gençler mail atıp ona şiirlerini gönderiyorlardı –hepsi birbirinden beterdi ama hep ümit verici konuşmuştu şair- , aydın bir arkadaş çevresi vardı, nazının geçtiği yerler vardı. Şuan bunların hiçbir değeri kalmamıştı, gül gibi hayatı bu heriflerin tek bir hareketiyle sonlanacaktı. Geride, “vahşi bir ölümle vakitsiz sonlanan bir şairin hayatı”nı anlatan bir iki biyografi kalacaktı. Ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu bedeni. Kanlarının arasına bir de göz yaşları karışmıştı şimdi.
“Ulan, senin karının memeleri deyince şairimin aklına başka memeler geldi heralde. Dur ulan, yazık herife, o da özlemiş demek ki. Haydi sana kıyak yapalım şair, ben sana daha taşaklı bir soru buldum ama cevabını bilemezsen bir yerine üç yumruk yersin bilesin.”
“Söyle bakalım şair, failatün failatün failün ne halt için kullanılır?”
“Failatün failatün failatün failün.”
“Yok ben onu sormadım şair, failatün failatün failün. Senin dediğin başka.”
“…”
“Ulan, seni şair yapanın yedi ceddine küfür saydıracam şimdi hea! Gel ulan Mahmut, ben yoruldum üç yumruk salla şaire.”
Mahmut, sahneye çıkar gibi dikildi şairin karşısına. Belli ki iki gündür beklediği, ona da ciddi bir rol verilmesiydi. Şimdi görevini hakkıyla yerine getirecekti elbette. Bir yumruk salladı. Öncekilerden daha sert değildi şair için. İkinci bir yumruk indi şairin suratına. Şair öleceğini hissetmeye başladı. Sonra hiç gecikmeden bir yumruk daha. Üç olmuştu,duracaktı Mahmut. Durmadı. “Bu da anam için, bu da babam için, bu da vatan için!” diye sayıyor muydu acaba Mahmut? Saymıyordu. Niye saysındı? Zavallı şairin Mahmut’un anasına babasına vatanına yamuk yapmışlığı yoktu. Varsın olmasındı, yumrukların ardı arkası kesilmiyordu, inlemekten başka verebilecek karşılığı olmayan şairi dövmek gibisi yoktu. Hayatın Mahmut’un kıçına attığı tüm tekmelerin acısını şair surattan çıkarmanın vaktiydi. Mahmut’u adam yerine koymayanların cezasını, adam yerine konulan şair ödeyecekti. İki dize salladı diye tüm hayatı boyunca Mahmut’tan daha güzel geçmiş olan bu herif, gebermeliydi.
“Dur ulan dur. Leş ettin lan herifi, dur!”
Asıl canavar belli ki başrolün kendisinden alınıp Mahmut’a verilmesine daha fazla dayanamamış, şairin üzerinden kudurmuş canavarı kaldırmaya çalışıyordu. Canavarların sesleri birbirine karıştı. Şairin kanı, salyası, göz yaşları birbirine karıştı. Mahmut sonunda durdu, asıl canavar da küfürleri kenara bırakıp gürültüyle soluk almaya başladı. Sonra soluğunu tutup, şairi dinlemeye çalıştı. Ses yoktu heriften.
“Ulan Mahmut, piç kurusu Mahmut! Öldü lan herif, öldü lan Mahmut!”
“Ağabey, zaten öldürmek için düşmemiş miydik şairin peşine? Ne kızıyorsun şimdi be!”
Şairin cansız bedenine sorulacak sorunun cevabı, atılacak yumruğun zevki yoktu artık. Asıl canavar, rolüne sadık kalmayan Mahmut piçini yere devirip, yumruklarıyla gebertebilirdi pek tabii. Yapmadı, aynı mahallenin, aynı sosyal statünün adamlarıydı canavarlar. Aynı küfürleri ezberlemiş, aynı dayakları yemişlerdi. Ölmesi gereken, ölmüştü işte. Bir fazlalık atılmış, rakiplerden biri daha elenmişti şimdi. Çok kızmıştı Mahmut’a ama küfürler sallamakla yetindi.
“Ulan Mahmut,” dedi, “ulan daha soracak sorum vardı piç kurusuna.”
“Affet ağabey, kendimi tutamadım. Geberttim piç kurusunu. Ne soracaktın sen ağabey?”
“ ‘Mesele ne?’ diyecektim. Diyecektim ki: ‘Ulan şair boku, neydi mesele?’ Olmak ya da olmamak diyecekti, şair ukalalığıyla. ‘Bildin şair diyecektim, tüm mesele tam da orda.’ Sonra da gebertecektim şairi Mahmut, meseleyi çözecektim.”
Şubat 15, 2009
Canavar, Mahmut ve Şair
Masalcı: Berber Pire tİktak 03:10
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 Elma düşmüş gökten:
Yorum Gönder