Çok şeyi sildim. Kalanlar, 'Berber Pire' diye birinin var olduğunun kanıtıdır. Saçlarınıza iyi bakın. Onları yanlış omuzlarda unutmayın.
Kasım 04, 2010
Bu kadar.
'Sait Bey, Sait Bey! Durun efendim, durun.'
Hızlı hızlı yürürken aniden duruyor Sait Faik. Sesin geldiği yöne çeviriyor başını. Sakin bakışları üzerime düşüyor.
'Buyrun?' diyor soru cümlesine yakışmayan bir meraksızlıkla.
'Efendim, yazınca da delirmez mi insan?'
'Delirir ya, tabii delirir.' diyor.
'Öyleyse, yazmasam mı Sait Bey? Zira kelimelerin her biri asker oldular, uygun adım yürüyorlar kafamın içinde. Onların gürültüsünden soluğumun sesini duyamaz oldum.'
'Bir de öyle deneyin derim.' diyor, bir şeyler daha eklemesi gerekip gerekmediğinin tereddütünü yaşayarak.
'Öyle yapayım değil mi Sait Bey? Evet evet, öyle yapayım.'
'Hoşça kalın. Tramvaydan bir dostumu karşılayacağım. Gitmem gerek, izninizle.'
'Tabii ya Sait Bey... Tramvaylar.'
Sait Faik hızlı adım yürümeye kaldığı yerden devam ediyor. Arkasından bağırıyorum,
'Kimse aşık değil mi bu şehirde Sait Bey?'
Sırtı bana dönük ama gülümsediğini hissediyorum. İçinden 'Aşık ya, aşık olmaz mı? Yoksa ne işiniz olurdu benden önce kimsenin yürümediği, sonu ancak tramvaya varan bu yolda?' dediğini duyuyorum.
Gidiyorum ben millet! Sait Faik şahidim olsun ki, gidiyorum. Dönersem eğer, kelimesizlikten çıldırdığımdan dönerim.
Hoş kalınız efendim, ben tramvayda biri gelir ümidiyle beklemeye gidiyorum.
Masalcı: Berber Pire tİktak 00:20 1 Elma düşmüş gökten
Ekim 11, 2010
Bir güzel dosta...
Küçükken oynadığımız bir oyun vardı. Nasıl tasvir edebilirim tam emin değilim ama şöyle bir şeydi: Üç kişi oynanırdı bu oyun. Bir kişi ortada; diğer iki kişiden biri ortadakinin yüzüne, diğeri de sırtına bakacak şekilde durur. Arada belli mesafeler olur. Ortadaki kişi kendini serbest bırakır, bir öndeki arkadaşının üzerine bir de arkadakinin üzerine düşecek gibi olur ama arkadaşları onun düşmesine izin vermezler. Böylece ortadaki kişi ayakları yere sabit, bir öndekine bir arkadakine doğru sallanır durur. Ortadakinin az da olsa bir düşme korkusu olur ama çok korkarsa, oyun bozulur çünkü o 'düşecekmiş gibi olma' hissiyle baş edemez. Bu oyunda gereken şey, arkadaşlara güvenmektir.
Ben, bu oyunu oynayabileceğim iki arkadaşım var mı acaba diye düşünürdüm hep. Düşmeme izin vermeyecek iki arkadaşım var mı? Güvenebileceğim iki arkadaşım? Ne zaman okulda ders aralarında bu oyunu oynamaya kalksam, erken vazgeçerdim öne arkaya sallanmaktan. Halbuki güzeldi düşecek gibi olma hissi, daha da güzeli, tam da düşecekken birinin seni kaldıracağın biliyor olmak...
Sanırım, mesele biraz da bu. Mesele o düşme korkusu, sonra güven duyma ihtiyacı. Kendini teslim etmekten korkmama isteği.
Bu yazıyı yazıyorsam, sebebi Sen'sin. Sebebi benim için yazdıkların. Sebebi, inancımı yitirdiğim bir şeye beni yeniden inandırman. Sebebi, bu oyunu oynamak istesem düşmekten korkup oyunu yarım bırakmamı engelleyecek insanların var olduğunu bana hatırlatman.
Sen burada yazanlardan daha fazlasını hissediyorsun. Ben o yüzden sadece, bana o oyunu oynayabilme cesareti verdiğin için sana karşı minnet duyduğumu bil isterim.
Masalcı: Berber Pire tİktak 09:03 0 Elma düşmüş gökten
Ağustos 24, 2010
Menekşeleri unutma
O evden çıktığında ben hep uyuyor olurdum. Uykusu çok hafif biri olmama rağmen, onun gittiğini hiç duymazdım. Uyandığımda baş ucumda hep aynı yazıyı bulurdum. Hep aynı el yazısıyla yazılmış, hep aynı cümle: 'Menekşelere su vermeyi unutma.'
Sabah kalktığımda ilk işim, kağıdı katlayıp diğerlerinin de durduğu kutuya koymak olurdu. Sonra tabii, gider menekşelere su verirdim.
Benimle yaşamaya başladığı ilk gün, ona bana menekşeleri sulamam gerektiğini hatırlatmasını söylemiştim. O da ikinci günden başlayarak, evden çıkmadan önce baş ucuma hep aynı notu bıraktı. Eve geri döner dönmez de, ilk 'Menekşelere su verdin mi?' diye sordu. Ben hep görevimi yerine getirmiş olmanın gururuyla başımı salladım.
Bir gün salonun ortasında duran menekşelere bakarak öylece otururken bana, ona yüklediğim sorumluluğun altında ezildiğini söyledi. Neyden söz ettiğini anlamayarak gözlerimi kocaman açıp ona baktım. 'Menekşeler,' dedi, 'menekşeler, beni deli ediyor. Bir sabah sana menekşeleri sulaman gerektiğini hatırlatmayı unutur da evden çıkarsam diye kendimi yiyip bitiriyorum.' Duyduklarımdan şaşkın, 'Ama unutmuyorsun ki hiç!' diyebildim.
'Bana böyle güvenmen, menekşelerin canını bana emanet etmen... Ne bileyim. Yoruyor beni.'
Sonra yine dönüp menekşelere bakmaya devam etti. Ben de menekşelere baktım. Menekşeler oralı bile olmadılar.
Sonraki sabahlar farklı olmadı. Baş ucumda yine hep aynı yazıyla uyandım. Her sabah yanımda bulduğum kağıdı diğerlerinin de durduğu kutuya koydum.
Her şey tam da gitmesi gerektiği gibi giderken, bir sabah uyandığımda kağıt yanımda yoktu. Uyurken sağa sola dönüp durmuş, kağıdı da yatağın orasına burasına fırlatmışımdır düşüncesiyle yatağı yerle bir ettim. Kağıt yoktu. Kağıdın orda olmayışına öyle sinirlendim ki, menekşeleri sulamam gerektiği aklımda olsa bile menekşeleri sulamadım.
Tüm gün kulağım kapıdan gelecek anahtar sesinde, menekşelere bakarak öylece oturdum. Ne menekşeler soldu ne de kapı çaldı. O akşam gelmedi. Artık gelmeyeceğinden emin olduğum bir saatte, sabaha yanımda menekşelere su vermem gerektiğinin yazdığı o kağıdı bulmak umuduyla uyudum. Sabah yanımda kağıdı aradım, yoktu. Bir önceki güne nazaran daha az umutla baktım yatağın sağına soluna.
Sonra hiçbir şey değişmedi. Kurduğum yeni düzende sabah kalktığımda yanımda bulamadığım kağıdı aramak vardı. Sonra kızıp menekşeleri sulamamak. Akşam olduğunda kapının çalmayışına şaşırmak...
Kutuda duran kağıtların sayısı bir daha asla artmadı. Ben bir daha asla menekşelere su vermedim. Solup öldüklerinden emin olduğumda onları evimden dışarı attım.
Artık menekşeler yoktu.
Masalcı: Berber Pire tİktak 11:32 1 Elma düşmüş gökten
Temmuz 23, 2010
Ç-iş görüşmesi
"Yaşınız kaç?" diye soruyor.
Şaşkın şaşkın suratına bakıyorum kadının. Bu nasıl soru? Nerden bileyim yaşım kaç? Nasıl hesaplayayım şimdi? Parmak hesabı yapsam, altından kalkamam işin.
"Ne bileyim, Elvis'in ölümünden sonra Sokrat'ın doğumundan önce bir zamana denk düşer, desem ikna olmazsın da sen şimdi. Hemen 'Sokrates Elvis'ten önce değil miydi?' dersin utangaç bir üstünlük taslayarak. Neyse her şey bir yana, böyle sıcak havalarda kimseyi yalnız bırakmayacaksın. Bayılıverir insan. Buraya gelene kadar iki kez bayılacak gibi oldum da, yanım yalnız diye cesaret edemedim." diyorum.
Acele acele önündeki evrakları karıştırıyor. Nüfus cüzdanı fotokopimden doğum tarihime bakıyor.
"86 doğumluymuşsunuz." diyor, az önce söylediğim şeyleri hiç duymamış gibi yaparak.
"Oraya öyle yazmışlar ama bana bir ihmal var gibi geliyor esasen. Düşünsenize. Epi topu 24 yıldır şu dünyanın kahrını çekiyorum resmi kaynaklara göre. Bana sorsan, iki dünya savaşını da gördüm. İçimde yaşlı yaşlı kadınlar beş çaylarını içiyor. Sen bana yaşın 24 diyorsun. Bak hele!"
Evrakları karıştırmaya devam ediyor. Resmi bilgilerden sıkılmış olacak ki, hobilerimi, ıvır zıvırlarımı falan sormak için kafasını kaldırıp bana bakıyor.
"Seyahat etmeyi sever misiniz?"
"Molaları hiç sevmem. Tuvalete gitsen dert, gitmesen dert. Gitsen otobüs kaçacak telaşına huzurla göremezsin işini. Gitmesen yolun devamı cehennem olur. Mola yerlerinden pişmaniye almışlığım da yoktur hiç. Niye alayım? Varacağım yerde beni bekleyen olmaz ki hiç."
"Gündemi takip eder misiniz?"
"Yemişim gündemi. Benim balkonda saksılarım var iki tane. Birinde domates diğerinde menekşe yetiştiriyorum. Görsen, domates abayı yakmış menekşeye ama menekşe tutturmuş, senle ben ayrı dünyaların bitkileriyiz diye. Böyle katı kalplilik olmaz. Menekşeye bozuğum anlayacağın. Domatesle daha bir ilgiliyim. Her gün onları izle izle, bir bakıyorum akşam haberleri saatini kaçırmışım."
"Bu işi neden istiyorsunuz?"
"Bizim alt komşunun köpeği var. Adı Lord. Geçen gelmiş kapıma, hav hav havlıyor. 'Hayırdır Lord?' dedim açıp kapıyı. Evin içinde yürürken çok tak tuk ediyormuşum da, rahatsız oluyormuş da... Sahibine demiş, sahibi de ben muhattap olmam o deliyle git sen konuş demiş. Son çare gelip benle konuşmakta bulmuş. Gidip bi iş güç bulmalıymışım kendime, öyle sabahtan akşama ayak sesleri çekilmiyormuş. Söz almadan da gitmedi hayvan. Korktuğumdan da değil de, neticesinde ortak bir alan paylaşıyoruz. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Kırmak, saygısızlık etmek anlamsız. Tamam dedim ben de, bir iş bulur çalışırım. Yürürken de daha dikkatli olurum, ses çıkarmam. Döndü götünü gitti ben öyle deyince. Nezaketen bir iyi günler demek bile yok. Aslına bakarsan, tak tuk sesi çıkardığımda yok he. Neymiş, yürürken gürültü oluyormuş. Ben evin içinde uçarım bir kere. İnsan kendi evinde de uçamayacaksa nerede uçacak hem? Ama işte anlatamıyorsun ki."
"Sizinle çalışmaktan büyük keyif alacağımıza inanıyoruz. Yarın sabah 9da sizi de aramızda görmekten keyif alacağız. Teşekkür ederiz." diyor kadın.
'Biz' derken kimlerden bahsettiği ortada. Sağ yanında Edip Cansever, sol yanında Ruhi Bey. Bizim köyün delisi de ayakta durmuş, kolunu omzuna koymuş kadının. Belli ki hepsi aralarında konuşmuş, ikna olmuşlar benim bu işe layık olduğuma. Ruhi Bey pek oralı değildi aslında ama demek ki o da uygun görmüş beni işe, sağ olsun.
"Peki madem, gideyim ben eve. Ben yokken domates menekşeyi öpmüştür belki." diyorum.
Aslında diyor muyum bilmiyorum. Delilik böyle şey işte.
Eve dönerken yolda iki kez daha bayılma tehlikesi geçiriyorum. Yanıma bakıyorum, yanım yalnız. İçim sıkılıyor sonra, ağlaya ağlaya yoluma devam ediyorum.
Masalcı: Berber Pire tİktak 03:10 1 Elma düşmüş gökten
Temmuz 04, 2010
Yol.
Ben O'na "Seninle yolculuk yapmayı çok isterdim." dedim, öylesine. Önümde boş kahve fincanına bakıyorken. "Kalk kalk," dedi, "Gidiyoruz." Yol boyunca nereye gittiğimizi sordum, o da yol boyunca "Ne bileyim ben..." dedi. Sonra tren garındaydık. "Sen burda bekle, geliyorum ben." dedi. Gösterdiği yere oturdum. Bekledim. İnsanlara baktım, insanlar bana bakmadılar. Saate baktım, saat de bana bakmadı. Uzaktan geldiğini gördüm, O'na baktım. Bana baktı. Yanıma vardığında, "Çabuk çabuk. Yetişelim trene. Koş." dedi. Koştuk. Bilmem ne ara, hangi vagonda hangi koltukta olduğumuzu buluverdik. Oturduk. Ben cam kenarı, o koridor tarafı. Ne yaptığımızı sormadım, nereye gittiğimizi de. Gidiyorduk işte.
"Sence nereye gidiyoruz?" dedi. "Hiçbir yere." dedim. "9 saat boyunca yolculuk yapacağız." dedi. "Oh çok güzelmiş." dedim. Tren hareket etmeye başladı. Ben kafamı omzuna düşürdüm. O saçlarımı sevdi. Sonra o uyudu göğsümde. Ben yanımdan hızla geçen ağaçları seyrettim camdan. Sonra ben uyudum göğsünde. Sonra sevdi saçlarımı. "Saçların dökülmüyor artık." dedi. "Dökülmüyor," dedim, "Sen sevdiğinden..."
Tren durdu. Yolcular indi. Mecbur, biz de indik. Hiç bilmediğimiz bir şehir. İndiğimiz yerin yakınında bir yerden şarap aldık iki şişe. Bir de marketten ekmek, iki domates, bir de eski kaşar. Sonra tekrar aldık tren bileti. Şans. 15 dakika bekledik ya da beklemedik. Bindik trene, yine. Geri dönmeye.
Ekmek arası hazırladım önce O'na, sonra kendime. Şarap içtik sonra, biraz. Sonra sevdi yine saçlarımı. Sonra uyuduk yine. Sonra yine şarap, biraz.
18 saatlik yolculuk yaptık gidiş-dönüş. Hiçbir yere varmak için çünkü gittiğimiz yerin önemi yoktu.
O saçlarımı sevdi yol boyu. Uyuduk sonra.
Sonra, güzel şeydi aşk. Anlamsız biraz.
Zaten ne anlamlıydı? Hele o trenlerdeki tuvaletler... Onlar anlamlı mı? Hava geliyor tuvalet deliğinden. Aman zaten...
Ne güzeldi elleri. Elleri hep saçlarımı sevdi.
Masalcı: Berber Pire tİktak 14:33 2 Elma düşmüş gökten
Haziran 09, 2010
Balmumu
Sevdiğimiz insanlar, aslında oldukları kişi değiller. Biz onları sevmeden önce, kafamızda onlara biraz şekil veriyoruz. Balmumuyla kapatıyoruz kusurlu yerlerini. Böylece, biraz gerçeklikten esinlenerek hayali karakterler yaratıyoruz sevebilmek için.
Dünya nasıl algıladığımızla aynı değilse, insanlar da sevdiğimiz hallerinden farklılar. İşte bu yüzden, bizi kahreden hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Balmumuyla kusurlarını gizlediğimiz o karaktere sevgiyle baktığımız bir anda, tarifi imkansız bir şüpheye düşüyoruz: 'Ya sen, aslında sen değilsen?' diyoruz, 'Ya sen, benim sevdiğim kişiden farklıysan?'. İşte o an hiç itiraf edemediğimiz halde, kendi oyunumuza nasıl da inandığımızı, sonra birden oyunun bittiğini fark edip nasıl da acı çektiğimizi anlıyoruz. İnatçı bir kabullenmezlik halinde, 'Nasıl bu kadar değişmiş olabilirsin?' diye kızıyoruz, tüm kusurlarıyla karşımızda duran gerçek'e. Sonra, 'Sana güvenmemeliydim.' diyoruz, 'Sen yanlış kişiydin.'
Sonra ama yeni kahramanlar buluyoruz, beynimizin kıvrımlarında kusursuzlaştırmak ve gerçeklikten uzaklaştırmak için. Tabii, yine aynı döngünün içinde yaşıyoruz. Yine aynı hayal kırıklıkları, aynı öfke ve güvensizlik. Sonra yine aynı arayış, aynı kandırış...
İnsan hep bir kandırma halinde. İnanmaya kendini zorlayarak yapıyor bunu hem de. İnsan gerçeği sevmeye yabancı. İnsan kusursuzun peşinde, o kusursuzun ne olduğunu tam bilmese de. Bir bulutu herhangi bir şekle benzetmek gibi tıpkı. O aslında sadece bir bulut ama biz ondan kahramanlar yaratıyoruz. Sonra dünya dönüyor, rüzgar esiyor, güneş batıyor... O bulut bambaşka bir şekle bürünüyor ve biz bir masalın sonuna gelmişçesine üzülüyoruz.
Sevmek insanın beceremediği şey değil aslında. Sevmeyi beceriyor da; gerçekliği sevmeyi değil, kafasının içindekini.
Masalcı: Berber Pire tİktak 17:11 0 Elma düşmüş gökten
Haziran 05, 2010
Küçük Bir Kız Çocuğunun Aşk Hikayesi
'Merhaba!' dedi, 'Nasılsın?'
'Çok iyiyim bayım,
az evvel ip atladım.' dedim.
'Ben ip atlayamıyorum artık, ya benim boyum çok uzadı ya da artık ipleri kısa yapıyorlar.' dedi mutsuzca.
Kolunu tuttum, onu teselli etmek istedim.
'Çok sevdim de çillerini, bir de nasıl da kırmızı saçların! Kendimi alamadım, oturuverdim yanına.'
Çok utangaç mırıldandım;
'Ne kadar da kibarsınız! Arkadaşlarım hep alay eder çillerimle ve kırmızı saçlarımla. Gerçekten sevdiniz mi onları?'
Şaşkın baktı bana,
'Nasıl sevmem? Hayatımda daha güzel bir kırmızı görmedim ben hiç! Kaç yaşındasın peki, Sevimli Kırmızı?'
Üzülerek hesapladım yaşımı;
'1 ekimde 7 yaşıma gireceğim ama bana sorarsanız bir 17 varım. Annem hep olgun bir çocuk olduğumu söyler. Siz kaç yaşındasınız peki, bayım?'
'Bu bayım lafını, filmlerden mi öğrendin Sevimli Kırmızı? Yaşım 27 ama bana sorarsan 17 kadar anca ederim. Neler yaparsın sen peki?'
'Neler yapmam ki? Balonlar gittikleri yerde rahat etsin diye dua ederim. Gece yatağımın altından çıkacak canavardan korkarım ama sonra onun da aslında iyi kalpli olduğunu düşünür, onu affederim. Sonra bir de, şarkı uydururum hiç bilmediğim dillerde. Peki siz ne yaparsınız?'
'Ben burada oturan çocukların rüyalarını boyuyorum. Artık çocuklar renksiz rüyalar görüyorlar. Bir gün senin rüyana uğradım da, rengarenkti. Hiç iş yapamadan çıkmak zorunda kaldım rüyandan.'
'Uyumadan önce bir bulutun kucağında olduğumu hayal ederim hep, sanırım ondan.'
Tam o anda, Rüya Boyacısı çillerimden birini öptü ve sonra gitmek için ayağa kalktı.
'Gidiyor musunuz? Ama daha beni salıncakta sallamanızı isteyecektim.'
'Gitmem gerek Sevimli Kırmızı. Sen de biliyorsun ki, boyu çok uzun insanların sürekli meşgul olmaları gerekir. O yüzden hoşçakal diyorum sana. Her bir çiline çok iyi bak.'
'Hoşçakalın Bay Rüya Boyacısı! Bu gece bulutumun koynunda değil, yatağın altında yatacağım. Canavarın yanında! Rüyalarımın rengi uçsun da, boyamaya gelin diye. Lütfen gelin ama lütfen... Yoksa korkarım, çok korkarım ben.'
'Gitmem gerekir, Sevimli Kırmızı.'
'Ama ben size aşık olmuştum...'
Sonra tam bir yıl boyunca yatağımın altında, canavarın yanında yattım. Hep renksiz rüyalar gördüm ama Rüya Boyacısı hiç gelmedi. Anneme anlattığımda, onu başka bir yere göreve çağırmış olabileceklerini söyledi. Ben de tekrar yatağımda yatmaya başladım. Şimdi yine renkli rüyalar görüyorum ama artık hiç aşık olamıyorum.
Masalcı: Berber Pire tİktak 01:00 0 Elma düşmüş gökten
Mayıs 22, 2010
İnsan İlişkileri Üzerine Sıradan Bir İnceleme
Hani biri uğradığı haksızlıkları falan anlatır da, söyleyecek bir şey bulamazsın ve işte gayet sıradan şeyler söylersin ya kendince. Ben mesela hep şey derim: 'İnsan ilişkileri zor gerçekten.' falan. Sadece başkalarına değil kendime de derim bunu. İşte ne bileyim, biri beni üzse falan 'Boşuna mı diyorum? Bildiğin zor insan ilişkileri.' şeklinde avutuyorum kendimi. Evet zor, zor da, nasıl kurtulacaksın ki bundan? İnsanlarla yaşıyorsun nihayetinde, sosyal bir varlıksın. Nietzsche'nin aklına uyup dağa mı çıkacaksın? Hadi diyelim çıktın, sıkılıp dönmeyecek misin nihayetinde? Bir şekilde ait olduğun yere, diğer insanların yanına gideceksin. Doğan bunu gerektiriyor. Hal böyleyken, 'İnsan ilişkileri zor...' diyip kestirip atamazsın ki... Bir yerden tutunacaksın, zor da olsa mecbursun bence buna. Ne bileyim, nasıl olacaksa artık.
Neyse, geçen derste Hegel gördük mesela. Ya dur şimdi, kültür kültür bir konuşma yapmayacağım, biliyorsun ben de anlamam o işlerden. Dur bir bak, başka bir şey diyeceğim sana. Amacım felsefe yapmak değil, ciddiyim. Hele bir dinle de. Neyse işte, Hegel gördük. Adam şey demiş. İnsan hem özneliği hem de nesneliği taşır kendinde demiş ve bir insanın özneliği ancak başka bir insan sayesinde ortaya çıkar. Mesela şey, iki insan karşı karşıya geldiğinde; her iki taraf da karşı tarafa kendi özneliğini kabul ettirmeye çalışır. Karşı tarafın özne olduğunu görmek istemez. Karşı tarafı nesne olarak görür, tek derdi kendi özneliğini ona kanıtlamaya çalışmaktır. Anlatabildim mi? Tabii, belki de şuan koskoca Hegel'i kendi kafama göre çarpıttım. Bilmiyorum ama ben böyle anladım. Kabaca söylemek gerekirse adam ego savaşından bahsetmiş bence. Belki ben çok basite indirgiyorum, biliyorum okuyunca 'Ay bu muydu be, bilmiyoz sanki!' falan diyceksin de, deme bence. Tamam de çok istiyorsan da, yani ne bileyim, düşün bak. Cidden öyle değil mi? Tüm sorun bu bence. Sırf karşı tarafa kendimizi kabul ettiricez diye onun varlığını falan reddediyoruz ama bir yandan da ona muhtacız çünkü o olmadan kendimizi kabul edemiyoruz falan. Çok doğru bir şey bence bu. Günlerdir, biri ne zaman kalbimi kırsa bunu söylüyorum kendime. E, o da bir yerde bana kendi özneliğini kabul ettirip kendini de ikna etmek istiyor falan diyorum. Hani, ben de farklı değilim ki, nihayetinde ben de bunu istiyorum, benim özneliğimi kabul etsin falan istiyorum.
Kadın-erkek ilişkileri de tam da böyle. Taraflardan biri karşı tarafın özneliğini kabul ediyor ama bu sefer kendisi nesneleşiyor hem kendi gözünde, hem de karşı tarafın gözünde. Olay, her iki tarafın da önce kendi özneliğini sonra da karşı tarafın özneliğini kabul etmekte.
Bir de tekrar söyleyeyim, bunları okuyup da 'Ulan bu muymuş Hegel?' derseniz kırılırım. Ben çarpıtıyorum nihayetinde kendime göre ama yani illa akademik bir şeyler söylemek de gerekmiyor ki, hayata uyarlayacaksın ki bir anlamı olsun değil mi? Neyse bu başka bir öyküdür, başka bir zaman anlatılmalı.
Ne diyordum? İnsan ilişkileri zor. Evet, cidden de. Mesela bunları yazmamın sebebi de dün ve bugün birilerinin sinirimi çok bozmuş olması. En nihayetinde insanlarla iç içesin işte, kovsan kovamazsın kaçsan kaçamazsın.
Öyle bir şeyler işte. Çok konuştum, tel. çok yazdı.
Masalcı: Berber Pire tİktak 03:18 0 Elma düşmüş gökten
Nisan 11, 2010
Evren Gezgini
Sen bir gezginsin. Tüm evren senin. Tüm gezegenleri gezdin tek tek, şimdi diğer gök cisimlerini geziyorsun. Biliyorum, yolculuğun uzun. Pek aklında yok dünyayı tekrar ziyaret etmek. Sırtında çantan, elinde içi hep kahve dolu termosunla birlikte sen hep evreni dolaşmak derdindesin. Günlerce yürümelerin, saatlerce yolun kenarında durup otostop çekmelerin... Tüm bu azmin tek bir şey için: Evreni gezmek! Kendini hiçbir yere ait hissetmeden ve her yer seninmiş gibi davranarak yaşamak istiyorsun. İnan saygı duyuyorum sana. Kıskanıyorum hatta. Sana beni de yanında götürmeni söylediğimde çok samimiydim inan. Sen istemedin.'Gelirsen bir aitlik ararsın,' dedin, 'beni amaçlaştırırsın. ' Haklıydın, seni amaçlaştıracaktım. Senin için gezecektim her gezegeni, senin yanında olmak için. Evreni gezmek değildi benim düşüm, senin olmaktı. Senle kalmak. Biliyordun. O yüzden almayacaktın beni yanına. Öyle dürüsttün ki ağlamaya bile cesaret edemedim karşında.
Seyir defterine dünyada tanıştığın 'insan' hakkında şunları yazmıştın: Genç bir kadın, henüz bir düşü yok ya da öyle çok düşü var ki, hangisini sahiplenmesi gerektiğini bilmiyor.
Gizli gizli okuduğum bu satırlar içime işlemişti. Bir yabancı hakkında ne kadar da doğru şeyler söylüyordun. Sen gitmeden önce aşık olduğumu söyledim sana. Gülümsedin. Saçımı öptün. Bunun gittiğin küçük bir gezegende sevişmek anlamına geldiğini söyledin. Saçımı öptün ve sevişmiş olduk. En güzel sevişmemdi bu benim. Gitmeden önce 'hoşçakal' dedin bana. Dünya gezegeninde duyduğun en sevimli kelimenin 'hoşçakal' olduğunu söyledin.
Seni bulmak için ben de gezgin olmayı, evreni dolaşmayı düşündüm. Nereden başlayacağımı bilemedim sonra. Zaten vazgeçtim bu fikirden çünkü haklıydın, amacım sen olacaktın, amacım evreni gezmek olmayacaktı asla.
Dünyaya tekrar yolun düşmeyecek, biliyorum. Yine de bir yanım hep gelmeni bekleyecek. Sen, evren gezgini. Mutlu yolculuklar sana... Tüm evren senin olsun ama sen hiç bir evrenin olma! Budur senin için dileğim.
Kendim içinse, sadece bana ait olan bir düş bulabilmeyi ne çok isterim!
Masalcı: Berber Pire tİktak 00:00 0 Elma düşmüş gökten
Mesela: Berber Pire'nin Güncesi
Şubat 08, 2010
Angst
Yollara düşmek mi daha güzel, yollardan dönmek mi? Uğruna düştüğün yolun sonunda umduğunu bulamamak mı daha kötü, yollardan dönüp vardığın yuvayı özlemle kucaklamadığını anlamak mı?
3-5 günlük 'uzak' kalmanın ardından, ceplerimde bir kaç soru, bolca yorgunluk vardı. Montumun omuzlarında da başka şehirlerden emanet yağmur damlalarının aslında kurumuş olan ıslaklığı.
"Ölüm nedir?" sorusuna, beni bir süre kandırabilecek bir cevap bulmuş olmanın 'dayanılmaz hafifliği' yüklendi sırtıma ki ilk defa Kundera'yı adam yerine koydum.
Ölüm, galiba, anlamı noksak kalmak olan hayatın bitmesi. Evet, hayatın bitmesi yeni bir şey değil, bunu zaten biliyordum. Peki ama hayatın noksan kalmak olduğu yeni değil mi? Her gün, bir başka güne güvenip, biraz daha bol 'keşke' ve 'plan'la kafamı yastığa koymuyor muyum? Her sabah, bir kaç ertelenmişliğe biraz daha ertelenmişlik eklemiyor muyum? Noksan kalarak yaşıyorum yani. Ölüm, noksan kalarak yaşamanın sonu, evet. Bir tamamlanmışlık değil ama. Sadece noksan kalmaya devam etmeyeceğim. Tüm o eksikliklerimle birlikte öleceğim. Yine tamamlanmamış ama tamamlanmamaya devam etmak olmayacak yalnızca.
Belki bunu demek istememişti filozof ama ben hem noksan kalarak yaşamaktan hem de tüm bu noksanlığımla ölecek olmaktan korkuyorum şimdi.
Ölmek benim için tarifi imkansız bir yalnızlıktı zaten.
İnsan kendini sevecek bir şeyler beklerken mi zaman geçiyor, yoksa kendisinin seveceği bir şeyler beklerken mi?
Sanki tüm çabalar boşunaymış gibi. Nasılsa hep noksan kalmaya mahkumuz ve tüm bu çabalar, tüm bu sevmek sevilmek mevzuları sadece noksan kalacak olmamızı unutmak için ama olmuyor. En tekinsiz anda, 'eksik' öleceğin gerçeği çarpıyor suratına.
Bu yazıyı yazmaya hiç istekli değilim artık. Kopuk kopuk, birbirlerini tamamlamayan paragraflar burada böylece kalsın. Bu yazı da tamamlanmamış, öylece, bir anda ölmüş sanki.
Masalcı: Berber Pire tİktak 10:26 0 Elma düşmüş gökten
Mesela: Berber Pire'nin Güncesi
